www.tayyareci.com                  ANA SAYFA Tayyareci Türkçe Site YDK ENERJI
Tayyareci English Site
Tayyareci Deutsch Site
Sitede Arama :
 

TAYYARECİ ARŞİV

... EKREM SİSALAN FOTOĞRAF ve BELGELERİ ..

 1- açıklama

30/agustos/1961 günü izmir Hv.Harp okulu bahçesinde mezuniyet töreni.

 2- açıklama  

1978 Konya 3ncü ana jet üs'sünde harbe hazirlik egitimi gören üç tgm., üs'sün doktoru Ali Camcı ve Üs harekat subayi kur. Bnb. Tuncay AKDUMAN. soldan 3 Turan KAŞ

 3- açıklama  

1962 yili nisan ayi T-6 Harward tayyaresinde yalnız uçuştan dönüş. Ekrem Sisalan, Metin şentürk, Ziya Turdağ.

 4- açıklama  

1959 sonlari, izmir Hv.Harp Okulu 4. kisim ilk ögrencilik yillari; sinifimizdaki iki kiz ögrenci; Hatice Onat (Pekin) ve Günal Erbaşoğlu(Dağgeçen) ile birlikte.

 5- açıklama  

1963 yili ortalari Eskişehir orduevi, Jet Egt. filosundan mezuniyetle bröve merasiminde Uçuş hocam Tğm. Atila Altıkat'ın eşi brövemi takıyor. Hocam Kur.Alb. Atila Altıkat Kanada ateşesi iken ermeni terör örgütü ASALA'nın haince saldırısına maruz kalarak şehit olmuştur.

 6- açıklama  

1963 yılı Jet Egt. filo öğrencisi iken T-33 Tayyaresinin içinden.

 7- açıklama  

Uçuş okulundan bir anı

 8- açıklama  

61 li üç arkadaş : soldan Abdullah ÇALGIN, Özay ÇİPER (KABAN), Ekrem SİSALAN

 9- açıklama

Yzb. Ekrem SİSALAN ve Eşi 

10- açıklama  

Bnb. Ekrem SİSALAN ve ailesi 1977 Anamur kampı 

11- açıklama  

BİYOGRAFİM

Dedemin babası çocukken Kafkasya’dan göçeder. Osmanlı devleti onları Hatay-Reyhanlı da Yenişehir köyüne yerleştirir. Ben bu muhteşem köyde 1940 mayısında doğdum. Antakya'da 1948 yılında ilk okula başladım, 1959 yılında Antakya lisesinden mezun oldum ve ayni yıl izmir Hv.Harp okulu'na girdim. 1961 de mezuniyetle T-34 tayyaresinde uçuş öğrenimi başladı, 1963 yılı haziraninda mezun oldum. 1961 devresi başlangıçda 236 kişi idi. Jet eğitimden 47 kişi mezun olabildik.

ilk kitam Balıkesir; 191 ve 192 inci filolarda intibak öğretmenliği ve tecrübe pilotluğu yaptim. 1966 yılında tecrübeye kalkışta takribi 300 feet de motor durdu, atladım. Dokuz ay bel fıtığı dolayısı ile çelik korseli olarak istirahatli idim. 11 ay sonra tekrar uçuşa başladım. Ama bu kaza benim için dönüm noktası oldu. 1967 yılında 12 inci üs C-47 lere tayin oldum. 1971 yılında kendi isteğimle şarka ve jet birliği olan Erhaç'a tayin oldum. Oradan Konya'ya geldim. 1980 de Gnkur.Bşk.lığı karargahı, bir yıl sonra da Hv.K.K.lığı karargahına tayinim çıktı. Yarbay olur olmaz 1981 yılında emekliliğimi istedim ve oldum. Ondan sonra da bir daha uçmak pek nasip olmadı bir türlü. şu an 2007 sonları itibarı ile izmir'de yaşıyorum.

ekremsisalan@yahoo.com

 

12- açıklama  Ekrem SİSALAN'ın kitabı
13- açıklama

 

                        M A N T I Ğ A

 

                           H İ Z M E T

 

 

 

                              VE

 

 

 

                                   İ L E T İ Ş İ M

 

 

 

                                                                                             E K R E M    S İ S A L A N

 

 

      İ Ç İ N D E K İ L E R

 

                                                                                                Sayfa  No :

ÖNSÖZ                                                                                              3

GİRİŞ                                                                                                  4

FERT VE ÖZELLİKLERİ                                                                      5

Beslenmek için gerekli ihtiyaçlar                                                          7

Emniyette olma ihtiyacı                                                                         7

Sosyal ihtiyaçlar                                                                                  7

Varlık ihtiyacı                                                                          8

Alışkanlık ihtiyaçları                                                                                  8

Haz ihtiyacı                                                                                          8

  Temsili haz                                                                                         9

  Alışkanlık hazzı                                                                            9

  Dinlenme hazzı                                                                            9

  Uygunluk hazzı                                                                            9

  Sosyal haz                                                                                          9

  Emniyet hazzı                                                                                     9

  Varlık hazzı                                                                                        9

  Saldırma hazzı                                                                                     9

İnsanda şuurun konumu                                                                        10

Hayvanda şuurun konumu                                                                          11

Varsayılan şuurun bölümleri                                                          12

ARAYIŞ                                                                                             16

MANTIK                                                                                            17

MANTIĞA HİZMET                                                                     19

İLETİŞİM                                                                                           23

İFADENİN ORTAYA ÇIKIŞI VE ALGILANMASI                               24

  Seslerin kendi dili                                                                               25

  İfade ve ışık                                                                                       26

  İfade ve şekil                                                                                      26

  İfade ve hareket                                                                                    26

MESAJ DİLİ                                                                          27

MESAJ VE İNSAN                                                                                   32

MESAJDA TEMEL İFADELER                                                    41

İLETİŞİM VE MANTIK                                                                    44

 

 

 

                                                                                       Ö N S Ö Z

 

 

                Toplumumuzda büyük ihtiyaç haline gelmiş olan bilimselliğin yaygınlaşması amaçlanarak hazırlanmış olan bu kitapta okuyucu ile birlikte çeşitli araştırmalara gidilmiş olup, gündeme getirilen çeşitli problemlere çözüm yolları aranmıştır. Ana maksat; ferdi, araştırmacılığa yöneltmektir. Bunun yanında Mantık ve bilimselliğin önemi de elden geldiğince belirtilmeye çalışılmıştır. Bu yapıt hazırlanırken hemen, hemen hiç bir eserden yararlanılmamıştır. Bu sebepten çözüm veya fikirler tamamen okuyucunun görüşlerine, bakış açısına veya takdirine bırakılmıştır.

 

 

                                                                                                            E K R E M    S İ S A L A N

                                                                                                      6-Eylül-1992     İ z m i r

 

 

 

                                                                                          G İ R İ Ş

 

 

            İnsanoğlu varoluşundan itibaren devamlı bir arayış içinde olmuştur. Bu arayış her ne kadar ferdin veya toplumun ihtiyaçlarından veya insanın kendini daha muktedir bir varlık haline getirme arzusundan kaynaklanıyor ise de, genellikle neyin arandığı hakkında fikir sahibi olmaktan uzak kalınır. Toplum veya fert etki sahaları çok çeşitli olan canlı birer enerjidir.Bu enerjinin ne zaman, hangi alana, ne miktarda yönleneceğini, neleri etkileyebileceğini önceden tahmin edebilmek sosyal bilimcilerin işidir. Aslında, hedef belli ve yol biliniyor ise ferdin kendisi ne zaman, nereye varabileceğini kolayca tahmin eder. Toplum da böyledir; yeterince bilinçli ise; hedefini seçmiş, gidilecek yolu tespit etmiş, atacağı adımları hesaplamış, bu adımlar için gereken gücü yeterli bulabilmiş ise sonuç tahmininde güçlük çekilmez. Ama, toplum veya fertlerin en  güçsüz kaldığı şey; enerjisini bir şeye kullanmak arzusunda olduğu halde neye hizmet edilmesi gerektiği üzerinde ciddi biçimde muhakeme yapamaması ve kesin karar sahibi olamamasıdır. Geçmişte çok görülmüştür; bir toplumun bir zamanlar benimsediği bir şey diğer bir zaman tamamen bırakılmış veya bunun tam zıddı seçilmiştir. Bir gün günah, kötü olan şey diğer bir gün en iyi, en doğru şey olarak benimsenmiştir. Şimdi bir düşünelim; toplum veya fert rasgele hedefler mi seçmekte, aradığını rasgele yollarda mı aramaktadır. Yani rasgele mi yaşamaktadır. Değilse; - aranan şey nedir, ne maksatla arandığı kesin olarak saptanıyor mu ? - gibi sorular ister istemez akla gelmektedir. Böyle bir arayışın etkisi ile çeşitli dinler, mezhepler, ideolojiler, değişik örf ve adetler ortaya çıkmıştır. Şu anda bunların yer yüzünde sayılamayacak kadar çeşitleri mevcuttur. Hepsinin de diğerlerinden farklılıkları vardır. Ama, hepsinde de aranan şeyin kendi kalıpları içerisinde mevcut olduğu kabul ve iddia edilir. Bununla da aranan şeyin sonuna  gelinmiştir tezi savunulur. Her din kendi içinde insanın davranışlarında, inançlarında, sosyal ilişkilerinde belirli prensipler, şekiller, tarzlar, tabular ve hükümler saptamış ve bunlarla birlikte arayış tam anlamıyla noktalanma durumuna getirilmiştir, aranan şey de artık bulunmuş olarak kabul edilir. İlkel insan ise bu arayışın etkisi ile kendisinin görünmez kuvvetlerle kuşatılmış olduğuna inanmıştır, kendini fetişlerin gücüne olan inancı ile yönlendirir; muskalar, tılsımlar, uğurlar, uğursuzluklar onun yaşamında büyük bir yer tutar. Çin, Hint ve semavi dinlerinin de ayni arayışın sonuçlanmalarından kaynaklandığını görmek mümkündür.

            Kuzey Hindistan’daki hükümdarlıklardan birinin tek prensi olan Budda yirmi dokuz yaşında iken sarayını ve ailesini bırakarak Hint fakirlerinin arasına karışır, böylece de uzun  sürecek bir arayışın içerisine girer. Bulabilirim ümidi ile altı yıl bir deri, bir kemik kalıncaya kadar dolaşır. Bir ara ıssız bir yerde bir ağaç altında hiç yemeden, içmeden bir hafta kadar orada aradığını bulmaya çalışır. Sonunda birden bire fırlayarak ‘buldum, buldum’ diye bağırır ve o günden sonra seksen yaşında ölünceye kadar bulduğu şey hakkında vaazlar verir. Bulduğu şey şuydu; iyilik iyilikten, kötülük kötülükten doğar. Bunun daha açık anlamı şudur; iyi yoldan elde edilen güç, imkan ve yetki iyi yolda harcanır. Kötü yoldan elde edilenler ise kötü yolda harcanır, kötülüğün güçlenmesine neden olur.

            Bir nehri bir taraftan diğer tarafa kolayca geçebilmek için bir köprüye ihtiyaç vardır. Yüksek bir yere çıkabilmek veya tırmanabilmek için merdivene ihtiyaç vardır. Bir şeyi açıklayabilmek için, bir problemi çözebilmek için ise tutunacak bir dal gerekir, bir dayanağa ihtiyaç vardır. Dayanak ne kadar sağlam olursa icraat da o kadar güvenli yapılır. Bu prensipten hareketle yola çıkıp ne arandığını saptamaya bu temel anlayışla başlangıç yapmak zorundayız. Dayanak noktası olarak bir ideolojiyi seçtiğimiz zaman o ideolojinin doğrultusunda bir cevap bulacağımız açıktır. İnanca dayalı bir dini, mezhebi veya bir başka ideolojiyi seçecek olursak bir başka çeşit sonuca gelmek kaçınılmazdır. Bu bakımdan hiç olmazsa başlangıçta kapıyı  bilimsellik tarafından açmamız gerekecektir. Bunun için de öncelikle ilk dayanak olarak hemen elimizin altında olan benliğimize müracaat etmemiz gerekecektir. Zira, dış dünya ile bedenimiz vasıtası ile bağlantı kurabiliyoruz. Sayıları toplayıp çıkarabilen, çarpıp bölebilen, büyüklük- küçüklük olarak mukayese yapabilen, alışkanlıklar üretip ondan faydalanabilen, arzuları olan,  kısaca; elimizin hemen altında duran inceleme yeteneğine sahip bir benliğimiz var. Hepsinden  önemlisi; üzerine rahatlıkla basabileceğimiz, sırtımızı dayayabileceğimiz sağlamlığı en güvenilir  olan elimizdeki tek dayanağımız beş duyularımız var. Dış dünyaya, dış aleme sadece bu beş duyular kanalı ile açılabilmekteyiz, dış dünyayı sadece bunlar vasıtası ile tanıyabilmekteyiz, tanışmaklığımızı da sadece onlarla sürdürebilmekteyiz. Bedenimiz başlı başına mükemmel bir şekilde çalışan bir makine. Cevap bulmada onun gösterdiği verileri çok dikkatle incelemek gerekecektir. Göz; ışığın titreşim frekanslarını tespit ve ayırma işlemini yapan harika bir aygıt. İşitme, tat alma, koku alma ve dokunma duyularımız da ayni şekilde bizim için ilk dayanak  noktamız olacaktır. Daha açıkçası neyi ararsak arayalım, nasıl düşünürsek düşünelim ilk çıkış noktası olarak yalnızca bunlardan yararlanmak, bilimsel olmak, her şeyi bilimsel yoldan çözmek zorundayız. Bunun da ilk şartı muhakkak ki kendimizi incelemekten geçecektir. Zaaflarımız, yanılgılarımız, kabiliyetlerimiz, açıkçası; tüm benliğimiz derinlemesine incelenmeli ve bunlar göz önüne alınarak gerçek araştırmaya dalınmalıdır. Bu bakımdan, bu kitabın takip eden önemli bir bölümü bu işe ayrılmıştır. Zira, elimizde mevcut bulunan bu tek bilgisayarın tüm özelliklerini, çalışma şeklini ortaya çıkarmak, ona tam hakim olmak ve onu çok iyi kullanmak zorundayız. Aksi taktirde boşu boşuna hep yanlışların peşinde koşar dururuz.

 

 

                                             F E R T   V E   Ö Z E L L İ K L E R İ

 

 

            İnsan canlı bir varlıktır. Canlı olduğumuzu biliyoruz ama, - gerçek anlamda var mıyız - diye düşünmüyor da değiliz. Acaba hissettiklerimiz; görüp, duyup, tattığımız şeyler gerçekmidir, yoksa birer hayal veya düşten mi ibarettir; demekten de kendimizi alamıyoruz. Ünlü yazar   Shakespear - madem ki düşünüyorum , o halde varım - demiş. Her halde o da aramaya ilk oradan   başlamış. Her şeyi tümüyle bilmeye muktedir olmayan insanın önüne bu soru zaman, zaman ister  istemez dikilecektir. Buna karşılık varlığını ispatlamaktan büyük haz aldığını da belli ediyor her  zaman. Belki de doğum ve ölüm olmasaydı var olduğumuza tam olarak inanmış olurduk. Ne var  ki bu şartlarda insan tahditli bir bilince sahip olabilecek ve bunun sonucunda varlığa inançta   zaman, zaman zaafiyet meydana gelebilecektir. Buna karşılık aksini ispatlamaya da çalışacaktır. Belki de arayışın ilk tetikleyicisi de budur. Ama her şeye rağmen, biz ferdi incelemeye   başlamadan önce var bildigimiz şeyleri var, yokları ise yok veya görmüyoruz, bilmiyoruz  tarzında farz veya kabul göstermek zorundayız.

            Her canlıda olduğu gibi insanın da bir fiziksel yapısı vardır. Bu yapı ve yapıdaki duyu  organları insanın korunması, kolayca hareket edebilmesi, yön tayin edebilmesi, diğer kişilerle  ilişki kurabilmesi ve rahatlıkla beslenebilmesi için oluşmuş birer aygıt görünümündedirler. Doğuştan kör olan bir insan büyüklük, küçüklük, uzaklık, yakınlık ve şekiller üzerine sathi bir  fikre sahip olacaktır. Renk, parlaklık, matlık, sönüklük hakkında hiçbir fikri olmayacaktır. Diğer  duyular da böyledir; bozuk oldukları ölçüde nesne ve olgulara karşı hakimiyetleri azalacaktır. Doğuştan sağır bir insana da ses hakkında bir şey anlatamaz, bir tanımlama yapamazsınız. Fiziksel yapı kendi çalışmasını idame ettirecek olan ihtiyaçların karşılanması için insana  otomatik olarak baskı yapar ve bunun sonucu olarak onda bir çok arzuların otomatik olarak oluşmasına neden olur. Gıdasız kalan vücudun baskısına paralel olarak yeme arzusu kendiliğinden oluşur. Bir yeri yanan insanda da anında sıcak ateşin tesirinden kurtulma arzusu  meydana gelmektedir.

            İçinde sürücüsü olan bir otomobilde de buna benzer şeyleri görebiliriz. Otomobilin yakıtı biteceği zaman yakıt ikmali yapılacak yer aranır. Herhangi bir hasar olmasından çekinildiği için  yolun dışına çıkılmaz. Dikkat edilirse otomobil belirli bir maksat için yapılmış olup çalışması  ona göre düzenlenmiş bir araç durumundadır. Yapılış gayesi vardır. İçindeki sürücünün o anki arzusuna uygun olarak önceden tasarlanmış, denenmiş ve sürücüye sunulmuştur.İnsan bedeni ve duyu organları da buna benziyor. Şuurun rahatça iş yapabilmesi, kendi varlığını rahatlıkla  sürdürebilmesi için gerekli olan önemli bir araçtır. Yalnız; otomobilini kullanan bir sürücü herhangi bir arıza  ile karşılaştığı zaman işin önemi ölçüsünde sadece üzülür ve arızayı gidermeye çalışır. Ama, insanın ayağı kırıldığı zaman sadece üzülmekle kalmayacak, ayni zamanda  karşılaşacağı büyük ızdırap da vardır.

            Burada görüleceği üzere varlığını hiç bir zaman ispatlayamadığımız bir şuur’dan bahsetmekteyiz. Sanki otomobilde olduğu gibi bir güdücüden bahsetmek zorunda kalabiliyoruz.  Aksi halde canlıyı şekillendirmekte zorlanırız. Var olduğunu kabul ettiğimiz bu güdücü  bedenden aldığı uyarıların emrine mi giriyor, yoksa onu kendi emellerine mi alet etmektedir? Yani, hangisi diğerine hükmetmektedir? Aslında veya belki de her ikisinin de biribirlerine ihtiyaçları vardır. Zira, canlılığı böylece oluşturabilmektedirler. Belki de, ihtiyaçların şiddeti, elde edilebilme kolaylığı veya zorluğu, içinde bulunulan ortam ve gelişme şartları hangisinin diğerine hükmedeceğini saptıyor.

            Canlı için ihtiyaçların tatmini veya karşılanması çok önemlidir. Aksi halde hayatiyet tehlikeye girer. Beslenme ihtiyacı, atmosfer ihtiyacı, giyinme ihtiyacı, uyku ihtiyacı, dinlenme  ihtiyacı, barınma ihtiyacı, spor ihtiyacı, yer çekimi ihtiyacı gibi sayabildiğimiz türlü çeşitli  fiziksel ihtiyaçlar canlının hayatta kalabilmesi bakımından önemlidir. Bu arada, insanın yalnızca sıralanan bu ihtiyaçlarının peşinde olmadığını, başka bir şeylerin peşinde koşup durduğunu da biliriz. Örneğin; karşı cinse ilgi duyar, eğlenmeyi, oyun oynamayı çok sever. Zaman, zaman  sarhoş olmayı, kafa bulmayı ister, sigara içer, uyuşturucuya bulaşır. Aslında bedenin bunlara   ihtiyacı yoktur. Ancak, bunlar kullanıldıkça, sonradan alışkanlık haline geldikçe ihtiyaç haline dönüşebilmektedirler. İşte bu durum ise insanı çok düşündürüyor. Sanki, otomobilde sürücünün arkasında istekleri hiç bitmeyen, çenesi hiç durmayan ve kabına sığmayan huysuz bir ruh oturuyor da, sıkıldıkça sürücüsünün huzurunu bozmaya hazır bir şeyler gönderiyor. Maalesef  bunu da anlamakta zorlanıyoruz. Ama, anlıyoruz ki canlının, özellikle insanın bir yerlerinden  süzülüp gelen ve etkili baskı yaparak, farklı bir şeyler isteyip duran, açık, açık görünmeyen, çok gizemli kalmış bir bölgesi daha var sanki. Sanki öyle bir şey olmuş ki, var olan iki ayrı şey; madde ile bir başka şey birleşmiş de canlı meydana gelmiş. Oksijen ile hidrojen birleşmiş de su meydana gelmiş gibi. Bu gizemli yapının da şuurdan istekleri olacaktır. İstekler makul ve insanın  fiziki yapısına aykırı değil ise sorun çıkmaz. Ancak, istekler bunlara aykırı olur ise şuurda biri  birine zıt arzuların

oluşmasına neden olur. Çaresiz, şuur böylece zor durumda kalır. Bu şartlarda araba ile mi ilgilensin, arkadakini mi yatıştırsın. Tabii, bu her insanın kendi sorunu. Ama yine de, biz bu şeye merceği biraz daha yakınlaştırıp onu daha fazla tanımak zorundayız. Zayıf insanlar  huysuz çocuklarla kolay başa çıkamazlar. Tabii, kendilerine karşı da zayıf kalabilirler. Zira, insana baskı yapabilen kişinin bu arka cephesi de çok güçlü olabilir. Şuurun ondan bağımsız kalması kolay olmayabilir. İstedikçe isteyen, vardan yoktan anlamayan, uyup uymayacağını hiç  hesap etmeyen, Mantıkla hiçbir bağı olmayan özelliklere sahip bu arka cephenin bir başka özelliği daha vardır. Onun için tüm dengesizlikler bir huzursuzluk bahanesidir. Ayrıca, kişide güçsüzlük, noksanlık, yetmezlik sergileyen fiziksel herhangi bir yapı da onu huzursuz yapar. Dolaysı ile, insanın önüne çıkan veya çıkabilecek tüm problemlere karşı hassasiyetleri  vardır. Problem ortadan kalktığında ancak tatmin edilmiş olur. Tabii, tatmin olurken işin keyfi de yaşanır, sonuçtan haz alınmış olunur. Dengesizlikler, güçsüzlükler, noksanlıklar, yetmezlikler veya problemlerin varlıkları devam ettiği ölçüde huzursuzluk da devam eder ve arzularda birikim  de meydana gelir. Sonuçta arka koltukta oturan o huysuz kişilik kolay tatmin edilemez hale gelir. Tatmin olmak için veya birikmiş olan haz ihtiyacının karşılanması için çeşitli yollar aranır. Haz almak, keyif yapmak hiç önemsenmese de ister istemez önemli bir ihtiyaç olarak karşımıza  dikiliverir. Buna göre ihtiyaçları şöylece sıralamak gerekir: Beslenmek için gerekli ihtiyaçlar,  kendini emniyette hissetmek için gerekli ihtiyaçlar, varlık ihtiyacı, alışkanlık ihtiyacı ve haz  ihtiyacı. Bu ihtiyaçlardan her biri tek başına bir arzuyu doğurabildiği gibi bir kaçı bir arada  sadece tek bir arzuyu da doğurabilirler. Örnek; yüksek mevki sahibi olmak isteyen bir kişinin bu  arzusu birkaç sebebe dayanabilir; kolay beslenmek, beğenilmek, diğer fertlerle kolay münasebet  kurabilmek, alışkanlıklarını rahatça sürdürebilmek, yaşamını daha fazla güvence altına almak, daha üstün bir varlık olduğunu hissetmek, tüm bunların vereceği rahatlığın hazzını duymak,  toplumun kendi isteği doğrultusunda gidişatından emin olmak gibi bir çok sebebe dayanık  olabilir. Buna rağmen biz yine de ihtiyaçları ayrı, ayrı ele alacağız. İhtiyaçların ortaya çıkaracağı arzuların sebepleri incelenirken çok yönlü bir sebep araştırılması yapılacaktır.

            Beslenmek için gerekli ihtiyaçlar:

            Bedenin varlığını ve düzenini sürdürebilmesi için gerekli olan ihtiyaçlardır. Vücudun  ortaya çıkardığı uyarılarla ihtiyaçlar kendini belli eder. Elde edilemediği sürece gittikçe şiddeti  artan  bir potansiyel ile bir arzunun doğmasına neden olur. Öyle ki; ileri safhalarda diğer arzuların  bir kenara itilmesine bile neden olabilir. Çok aç kalmış olan bir insan diğer bütün ihtiyaçları bir tarafa bırakabilir.

            Emniyette olma ihtiyacı:

            Yaşamda insanın kendisi, enerjisi, sahip olduğu diğer şeyler varlıkla yokluk arasındadır. Bu iki zıt kutup arasında, varılığın sürdürülmesı veya yokluktan uzak kalma hedefini taşıyan  arzuların kendiliğinden oluşacağı tabiidir. Koruyucu bir ev, bir teçhizat, devamlı sahip olunacak bir iş, huzur duyulabilecek bir toplum düzeni gibi ihtiyaçlara fert olarak fazla uzak değiliz.

            Sosyal ihtiyaçlar:

            Diğer insanlarla münasebeti kolaylaştırıcı veya vasıta olucu akla gelebilen her türlü ihtiyaçlardır. Başkalarına benzemek veya toplumun sürüklendiği yöne gitmek için gereken  ihtiyaçlar da bu sınıfa girer. Herkesin konuştuğu dili öğrenmeye, herkesin bildiği bilgiyi, görgü  ve gelenekleri öğrenmeye, toplumun istediği biçimde giyinmeye, sosyal güvenceye, arkadaşa  ferdin ihtiyacı vardır.

 

 

            Varlık ihtiyacı:

            Güçsüzlük uyarılarından uzak kalmak için gereken ihtiyaçlardır. Zayıflığı unutturucu şeyler zaman içerisinde ihtiyaç haline gelebilir. Çok fazla gereksinim duyulması halinde kişiye  zarar bile verebilir. Kişi yenilmekten ölecekmiş gibi korkmaya başlar. Dolaysı ile,  yenilmeyeceğine emin olmadığı bütün mücadele ve oyunlardan kaçar. Örnek; layık olmadığınız  bir kuruluşta müdür konumundasınız. Yaptığınız iş beceriksizliklerle dolu. Sizin yüzünüzden   bütün işler aksıyor. Suçu başkalarına atmaya çalışıyorsunuz. Çalışan diğer kişileri suçluyor,  şikayet ediyor, onlardan yakınıyorsunuz. Bu durumda sizin yanınızda yer alan veya almış gibi  gözüken, dalkavukluk yapıp sizi övmek isteyenlere dört elle sarılırsınız. Çünkü onlara ihtiyacınız  var. İhtiyacın fazlalığı ve elde edilememesi şuurun dengesiz çalışmasına neden olur.

            Alışkanlık ihtiyaçları:

            Alkollü içkiler, sigara, uyuşturucu maddeler ve inanç gibi şeylere alışmış olanlarda  gereksinim duyulur. Bunlar bulunmadıkları zaman şuurda çok büyük arzuların oluşmasına neden  olur. Belki de hiçbir ihtiyaç insanı kendine bu derece esir edememektedir.

            Haz ihtiyacı:

            Arzuların tatmin edilmesi ile meydana gelen rahatlama insanda keyif, haz duygularının  ortaya çıkmasına neden olur. Tatmin edilemeyen, edilmesi imkansız olan veya elde edilmesi   uzun vadeye bağlı olan gereksinimler arzuların şiddetini arttırır. Biriken bu ihtiyaçlarla yalnızca   haz almak başlı başına bir gereksinim veya ulaşılması çok elzem olan bir hedef haline dönüşebilir. Seks arzusu, eğlenme arzusu, öğrenme arzusu gibi arzular yalnızca haz alma hedefine yönelik şekilde böylece ortaya çıkabilirler.

            İnsanın dikkati tek yönlüdür. Her şeyi ayni anda yalnızca dikkati ile idare etmeye  muktedir olamayan insan farkına vardığı bu özelliği ile zayıf kaldığının bilincine de varır. Aslında, insan kendisinin kurulacak bir makine veya alışkanlıklara bağımlı bir yaratılmışlık  inancından uzak kalma eğilimindedir. Buna rağmen çocuklar huysuzluk ettiklerinde ebeveynler  onları nasıl yatıştırırlarsa insan da, bu gerçek karşısında aldığı hazlarla yatışır ve kurulmaya razı gelir. Alışkanlıklar işte böyle haz ihtiyaçları tatmin edilerek kazanılır. Alışkanlıklar ilk   kazanılırken başlangıçta aşırı bir dikkat sarfı gerekir. Çünkü dikkatin genelde kurulu bir düzeni vardır. İlave bir istasyona uğramak istemez. Ya zorlanarak uğratılır veya cezbedilerek uğraması  sağlanır. Tabii, alışırkenki bu başlangıç eylemi mevcut arzu, inanç ve diğer alışkanlıklara ters  düşüyorsa dikkatin sarfı çok daha fazla olacaktır. Sonuçta, diyebiliriz ki; midenin yemeklerle  doyurulması gibi, dikkati de haz doyuruyor. Bu bakımdan, haz ile beslenmek de insan için  küçümsenmemesi gereken önemli bir ihtiyaçtır.

            Haz almayı ihtiyaç haline getiren, birikim yapan bir diğer sebep de insanın geçmişidir.  Doğum öncesi; ana rahminde geçirdiği zamanları, şeceresini oluşturan insanların geçirmiş  olduğu safahatları vardır. Doğum sonrası; çocukluk, gençlik, ihtiyarlık safahatları vardır. Ayrıca,  kendine has bir yaşam ortamı, çevresi vardır. Böylece geçmişinden kaynaklanan özellikleri ve arzuları olacaktır. Bunlara şuurda mevcut fakat açıkça bilinmeyen arzular demek gerekir. Çünkü  bunların oluşturacağı tatmin edilmemiş arzu birikimleri aslında tamamen yok olmazlar. Şuurun  bir yerlerinde saklı kalırlar. Bir şekilde bunlar da haz arama yönünde artış meydana getirirler. Kişide olmadık arzular, olmadık zevkler, olmadık hayaller üretebilirler.

            İnsanın zayıf kaldığı yanları çoktur. Tahditli bir hakimiyet kurabilme gücüne sahiptir. Dolaysı ile korkuları ve endişeleri de vardır. Bir de bunun yanında; her şeye hakim yaratıcı bir  varlığın mevcudiyetine de inanmış veya inandırılmış ise zayıflık hissi daha da kuvvet kazanır. Zayıflığı hiç sevmeyen şuurun alt bölümleri bu duruma isyan içindedir. Aslında insan görünüşte  büyüklere saygı gösterir, yaratana ibadet eder ise de isyan ayni yerde var olmaya devam eder. Temel arzulara ters bir yaşam içerisinde olan bu insan yok olmanın cazibesine de kapılabilir. Ancak, yok olmak pek o kadar kolay değildir. Bunun yerine sigara içer, içki içer, acı yer, uyuşturucuya bulaşır, hatta geldiği yere geri girmek bile isteyebilir. Yalnız, bunu yaparken  gerçeğini değil de genelde bunların bir benzerini veya taklidini yapar. Hayali olarak tatmin edilen bu yok olma arzusunun getirdiği haz zaman içerisinde tek kaynak olarak görünmeye başlar ve  burada duyulacak olan haz tek başına bir hedef haline gelebilir. Sadist bir insan, içinde  bulunduğu eylemle temelde neye hizmet etmekte olduğunu hiç düşünmez.

            Haz olgusunu daha iyi anlamak için onu sınıflara ayırmak gerekir. Şöylece  sınıflayabiliriz: Temsili haz, alışkanlık hazzı, dinlenme hazzı, uygunluk ve ahenk hazzı, sosyal   haz, emniyet hazzı, varlık hazzı ve saldırma hazzı.

            Temsili haz: Elde edilmesi veya yaşanması zayıf ihtimallere, uzak bir geleceğe veya hiç  olmayacak bir şeye dayanan her türlü yaşantı ve olgunun temsil edilmesinden duyulan bir hazdır. Çocuklarda gördüğümüz oyunlardan duyulan hazlar buna güzel bir misaldir.

            Alışkanlık hazzı: Alışkanlıkların doğurduğu arzuların tatmin edilmesi ile duyulan bir  hazdır. İnsan alışkanlıklarına paralel yaşamak, görmek, duymak, hissetmek eğilimindedir. Şayet  bir haz kaynağı olan bu alışkanlıklardan uzak kalınırsa insan kendine başka kaynaklar arar. Ama, bunda pek fazla başarı sağlanamaz. Zira alışkanlıklara ters düşmek büyük bir tepki yaratır.  Kendini aşırı beğenmiş bir insanın sahip olduğu bu inançtan vazgeçmesi çok zordur.

            Dinlenme hazzı: Yorgun bir insanın veya sürekli olarak ayni şeyle meşgul olan bir şuurun  ihtiyaç duyduğu bir haz şeklidir. Bir piyesin seyredilmesinde, bir gezide, bir istirahat durumunda bu hazzın alınması mümkündür.

            Uygunluk hazzı: Şuurun uygunluk tespit edebildiği her şeyden aldığı bir haz biçimidir. İnsanın kendi özelliklerine, alışkanlıklarına, arzularına, geçmişine bağlı olarak sevdiği, güzel bulduğu veya nefret ettiği, çirkin bulduğu şeyler vardır. Bunlara uyan olgular da ayni hazzı verir. Maksada uygun şekilde teşkilatlandırılmış, istenen süratte iş yapabilen bir kuruluşun  çalışmasından haz alınır. Bütün parçaları uygun bir şekilde yerleştirilmiş bir motorun güzel  çalışmasından haz alınır. İnançlarımıza, alışkanlıklarımıza uyan bir yazıyı okurken haz alırız. Anlamları ve şekilleri bakımından kelimeleri ustaca dizilmiş bir şiiri okurken veya dinlerken   haz alırız.Güzel bir müzik, güzel bir resim veya güzel bir kadın da uygunluk hazzı kaynağı  olabilir.

            Sosyal haz: Başkaları tarafından beğenilmek, modaya uymak, beraberce iş yapmak,  ortaklaşa oyun oynamak, ayni inançta olmak, başkaları ile eşit olmak, başkaları için çalışmak,  başkalarına mağlup olmak birer haz kaynağı olabilmektedir. Bazı insanlar vardır; hiç  tanımadıkları birine sebepsiz yere tavassut eder veya sınavdakilere kopya verir. Başkalarını evlendirmek, arabuluculuk yapmak bazıları için büyük bir haz kaynağıdır. Mağlup olan insan da  acındırmış olmaktan haz duyabilir.

            Emniyet hazzı: İnsanın kendini her türlü tehditlerden, imkansızlıklardan, çaresizliklerden  uzak tuttuğu zaman duyduğu bir haz türüdür. Zeki, kabiliyetli, kuvvetli ve bilgili olmak, zengin olmaktan dolayı böyle bir haz duyulur.

            Varlık hazzı: Her şeye hakim olmak arzusunun tatmininden duyulan bir hazdır. Başkalarını kendi fikirlerine, kuvvetine, büyüklüğüne inandırmış, zorla kabul ettirmiş insanlar bu tür bir hazzı duyarlar.

            Saldırma hazzı: Gücünü ispat etmek, zarar vericileri bertaraf etmek veya sadist arzulara hizmet etmek maksadı ile başkalarına zarar vermekten veya yok etmekten duyulabilen bir haz şeklidir. 

            Haz almaya duyulan ihtiyaç her insanda ayni ölçüde olmaz. Niteliği veya gereksinim  fazlalığı insandan insana değişir. Ama her şeye rağmen bu ihtiyaçta gereksinim genelde yetersiz   karşılanır veya yetersiz tatmin edilir. Bu bakımdan belki değişik, yeni bir haz kaynağı bulunabilir   ümidi ile insanın devamlı bir arayış içinde olacağı meydandadır. En ideal keyif zarar vermeyen  keyiftir aslında ama, ihtiyacın çok aşırı olması insanı hiç umulmadık yönlere saptırabilir. Bunlar için günahlar, yasaklar, kural dışı yollar son derece cazip ve çok güçlü birer haz kaynağı haline gelebilirler. Özellikle temel arzulara veya doğanın temel yapısına, yabanıl yaşama bağnazca karşı  çıkarak geliştirilen kurallar veya töreler ve bu yönde geliştirilmiş alışkanlıklar insanın bu sapkınlığını daha da körükler. Bu yüzden aşırı mutaassıp  insanlar cinsel konulara hassastırlar. Çok kadınla ilişki kurmak, homoseksüel denemelere teşebbüs etmek, aile içi duyulan sapık  arzular gibi bir çok şey ihtiyaç fazlalığının birer belirtisidirler. Yalnızca yukarıda sıralanmış hazlarla beslenebilen canlının arka, ruhsal penceresinden kişinin geçmişi ile de bağlantılı olması  muhtemeldir. Dolaysı ile, insanın geçmişinin gelmiş ve geleceği etkileyebileceğini de sanmak  gerekir.

            Canlının yönlenmesinde en önemli güdücü genel çerçevede şuursal faaliyetleri elinde tutan onun şuurudur. Canlının arka penceresi ile fiziksel yapısı arasına yerleşik olan bu güdücü  sadece uygunluk hazzı ile beslenir, her ikisinin ihtiyaçlarına uygun gelecek şekilde arzu ve  hedef üretir, uygunluk bulduğu yerlerde de canlıyı yönlendirir. Dolaysı ile şuuru şöylece tanımlayabiliriz; sadece uygunluk hazzı ile beslenebilen, ruhsal ve fiziksel yapının  kullanılmasında ihtiyaçlara uygun arzu ve hedef üretebilen, uygunluk bulduğu yerlerde  yönlendirebilme özelliğine sahip, canlının ruhsal ve fiziksel yapısından soyutlanmış kısmına denir. Yalnız burada şuurun yerleşik bulunduğu seviyesi de ayrı bir önem arz eder. Hayvanlarda şuurun yeri her ikisinin altında, aşağı seviyelerde bulunur. Haliyle böyle bir durumda, her iki  taraftan gelen istek ve uyarıların gereği anında değerlendirilir ve canlı anında o yöne yönlenir. İnsanlarda ise şuurun yeri her ikisi ile de ayni seviyede bulunur. Hafif oynamalarla bazen daha  üste çıkar, iradeyi tamamen eline almış olur ve tam insan olur, bazen de aşağı inerek hayvansal özellikler sergiler.

 

 

 

 

 

                                                       İnsanda  şuur’ un  konumu

 

 

 

                                 İnsanın                                                             İnsanın 

                                 fiziki                            ŞUUR                          ruhsal

                                 yapısı                                                               yapısı

 

 

                             ----------------------------------------------------------------------

 

 

 

 

                                                     Hayvanda şuur’ un konumu

 

 

 

                                Hayvanın                                                           Hayvanın

                                Fiziki                                                                  ruhsal

                                 yapısı                                                                 yapısı

 

 

 

 

                                                                       ŞUUR

 

                               ----------------------------------------------------------------------

 

 

 

 

            Şuuru tek başına ele aldığımızda, çalışma düzeninde onun beş bölümlük bir düzene  girdiğini görebilmekteyiz. En üstte dikkat bölümünü sezinliyoruz. Onun da altında sırası ile alışkanlıklar bölümü, arzular bölümü, beş duyular bölümü ve dip kısım karşımıza çıkmaktadır. Dikkat bölümünün bu alt bölümlerle direkt bağlantıları vardır. Şuur önce kendi dışından gelen uyarılarla harekete geçer. Uyarı şuura iki yoldan girebilir. Biri beş duyular kapısından, diğeri de dip kısımdan. Bedenin beş duyular bölümünden gelen uyarılar, bu bölümde toplandıktan sonra   arzu ve alışkanlık bölümlerinden geçip süzüldükten sonra dikkat bölümüne ulaşırlar. Ruhsal  yapıdan gelen uyarılar ise dip kısımda toplanır. Bunlar da beş duyular, arzu ve alışkanlık bölümlerinden süzüldükten sonra dikkat bölümüne ulaşırlar. Her iki taraftan gelen bu süzülmüş uyarıların dikkat bölümünde uygunlukları ölçülür. Böyle, uygunlukları ölçülmüş bu uyarılar vaad  ettiği haz ölçüsünde şiddet bularak şuurun diğer bölümlerine karışmış olarak aksettirilir.  Alışkanlık bölümüne gelmiş olan karışmış uyarılar alışkanlık haline dönüşmeye başlar. Arzu bölümüne yansımış olanlar yeni bir arzu şekline dönüşür veya uyum kurduğu diğer arzuların gücünü arttırır. Beş duyular bölümüne yansımış karışım ise gerekli işlem için vücudun beş duyu  organlarına gönderilir

 

                                                 Varsayılan  Şuurun  Bölümleri

 

 

 

                                                                 DİKKAT

 

                                                         ALIŞKANLIKLAR

 

                                                               ARZULAR     

 

                 Beden  bağlantısı -------- BEŞ   DUYULAR

 

 

                                                               DİP  KISIM -------- Ruhsal  bağlantı

 

 

 

            Dip kısım; şuurun dikkat bölümüne en uzak köşesi olup geçmişteki tüm gelişmelerin,  olayların, yaşamların, tatmininden ümit kesilmiş arzuların toplandığı bir yerdir. Gücünü iyice kaybetmiş, aşağıya düşmüş alışkanlıklar buraya atılır. Tatmininden ümit kesilmiş arzular buraya  atılır. Beş duyu organlarından giren uyarıların yukarıya çıkarken süzülmüş kısımları da buraya  atılır. Dip kısma gelen karışım genelde nedeni belli olmayan sevinç veya ızdırabın, sıkıntının   oluşmasına neden olur. Bu bölümün etkisi ile insan balık gibi, kuş gibi dalmayı hayal eder. Çocukken sanki maymunmuş gibi usanmadan salıncakta sallanır, taklit yapar. Kocaman bir   kadın düşünür; doğum öncesi hayatı yaşarmış gibi onun mahrem yerine girer. Sanki savaş alanındaymış gibi kovalamaca oynar. Bazıları sevişirken sanki bir hayvanmış gibi ısırır veya  ısırılmak ister.

            Şuurun insan için en tehlikeli, fakat o nispette de insanlığın gelişmesinde rolü olan  bölümü beş duyular bölümüdür. Buraya beş duyu organlarından gelen uyarılar yukarı, dikkat   bölümüne çıkarken az gelişmiş toplumların insanında fazla süzülmeden yol alır. Çünkü onlarda  alışkanlık ve arzu bölümleri yeterince gelişmemiştir. Ayrıca, süzülme nispeti uyarıların şiddeti ve  ortaya çıkan tehlike oranında da azalır. Üzerinde silah bulunduran her insan bununla neler  yapabileceğini bilir. Az gelişmiş insan bunu ardını düşünmeden kullanabilir. Rüşvet yemenin kötü sonuçları kendisine gösterilmemiş, kötülükleri telkin edilmemiş veya inandırılmamış; daha  doğrusu arzu ve alışkanlıkları bu yönde gelişmemiş bir kimse gördüğü rüşveti süzmeden, beş  duyular bölümündeki mevcut hali ile doğruca dikkat bölümüne gönderiverir ve çok rahat  biçimde rüşvet yer. Böyle az gelişmiş toplum insanının dinsel yaşamında bile sapıklıklar görülebilmektedir. İçindeki sapık arzuları günahsız biçimde tatmin edebilmek maksadı ile bir  insan bağlılığını göstermek, inancını ispat etmek bahanesi ile hiç olmadık bir şeyi dahi kurban  verebilir; kendi çocuğunu bile. Her şeye rağmen şuurun bu bölümü çok önemli bir bölümdür,  maddenin incelenmesinde en önemli işlevi bu bölüm üstlenmiştir. Zira, maddenin her türlü   özellik mukayeseleri buradan geçer, şekiller burada oluşur. Her şey buraya gerçek şekli ile gelir aslında. Mantığın doğuşu burada şekillenmeye başlar.

            Arzular bölümü beş duyular ile alışkanlık bölümlerinin arasında yer alır. Arzular, şiddetleri ölçüsünde insanın hareketlerini ve düşünce tarzını yönlendirmede büyük etken olur. Bir arzunun şiddetini kaynağı ve devamlılığı vermiştir. Kaynak ne kadar baskı yapmışsa meydana gelen arzu o nispette baskılıdır. Uyarının devamlılığı da potansiyel bir enerjinin birikimi gibi  zaman içerisinde

arzunun şiddetini arttırır ve o arzuda alışkanlık meydana getirir ve istek, fikri  sabit hale gelebilir.

            Arzu vardır; kaynağı belli olmayabilir, onun ana hedefi ile de ilgilenilmemektedir. Genellikle arzu duyan kişinin zihninde rasgele bir hedef vardır. Cinsel arzular gibi. Diğer tip  arzuda ise kaynak ile hedef arasında açık bir bağ vardır. Fert burada arzunun kaynağını da  hedefini de bilmektedir. Karşılaştığı tehlikeden kurtulmak için meydana gelen kurtulma arzusu böyledir.

Bazı arzular uzun süre tatmin görmeseler bile alt bölümlere atılmaz, şuurun üst kısmında  kalmaya devam eder. Şuur onun tatmin edilmeyeceğine inanmamakta direnmektedir. Şuurda  görülen bu sebat söz konusu arzuda alışkanlık meydana getirir. Bu durumdaki bir insan devamlı   ayni şeyi arzu eder mod’ una girmiştir. Bu ısrar diğer arzuların ihmal edilmesini gerektirir ve dip kısma atılırlar. Bu ise kişide haz gereksinimini daha da fazla arttırır. Bir anlamda haz ihtiyaçları  sadece alışkanlık haline gelmiş olan söz konusu arzunun tatmininden sağlanmak yolu ısrarla seçilmiştir. Zira, bundan çok büyük haz duyulacağı umulur. Ancak, bu umuş aşırı derecede  acıkmış bir insanın bir fili yiyebileceğine inanmasından farklı bir şey değildir. Aşka dönüşmüş arzular gibi. Normalde, arzular şiddetlerine veya önemlerine göre tasnif edilirler. Sonrası; tatmin  edilebilme şansına göre de değerlendirilerek onlara öncelik sırası verilir. Demek ki; Bir arzunun  öncelik sırasını ihtiyaçların yaptığı baskı, istek üzerindeki alışmışlığın gücü, tatmin şansı ve sonucunda görülebilecek zarar tayin etmiştir diyebiliriz. Bunun yanında; şuur sadece otomatik  çalışan standart bir yapıya sahip olmayıp uygunluk ölçmede her şuur farklı, farklı becerilere sahiptir. Tıpkı beste yaparken bir notanın uygunluğunu herkesin ayni ölçüde ölçememesi gibi. Denge kurabilmek becerisi kişinin kalitesini tayin eder. Tabiidir ki, her bestekarın ayni ölçüde kulağa hoş gelen beste yapamadığı gibi, her şuur da ayni beceriklilikle uygunluk ölçemez. Zira her insanın şuurundaki bölümleri ayni uyumluluk içerisinde değildir. Bölümler arasındakı uyumluluk ve şuurun uygunluk bulma kabiliyeti karşılıklı olarak biribirlerini müspet yönde  etkilerler. Şuurda kurulabilecek olan bu denge insanın gelişme şartları ve içinde bulunduğu  ortam ile de yakından ilgilidir. Bir problemin çözümünde rakamları uygun bir şekil içinde dizip en elverişli formülü meydana getirmiş iseniz, teoremler üzerinde bilginiz var ise ve bunlar arasında kolaylıkla çağrışım yapabiliyor iseniz problemi o ölçüde kolay çözebilirsiniz. Kısa yoldan kazanmaya, avantaya, kaçakçılığa alışık olan bir insanın içinde bulunduğu topluma, dolaysı ile, dönüp dolşıp kendine kötülük etmesindeki uygunluk ölçme beceriksizliğini saptamak  mümkündür.

            Alışkanlıklar bölümü, arzular bölümü ile dikkat bölümü arsında yer alır. Önümüzden geçen bir trenin pencerelerinin kaç tane olduğunu sayarken avucumuzdaki leblebilerin de kaç tane olduğunu ayrı olarak sayamayız. İkisini de ayni anda, ayni tempo ile saymak zorunda  kalırız. Her pencereyi sayışta bir leblebiyi diğer ele aktarabilirsek ancak bunu başarmamız  mümkün olur. Aksi taktirde; iki işi ayrı, ayrı müstakil olarak beceremeyiz, birini bırakmak zorunda kalırız. Ayni denemeyi henüz gelişme çağında olan küçük bir çocuk denemeye kalkınca   çok daha fazla zorlanır. Zira çocuk sayılara karşı henüz tam bir alışkanlık kesbetmemiştir, pencereleri tek, tek takip etmeye alışmamıştır, leblebileri bir elinden diğer eline kolayca aktarabilecek alışkanlığa sahip değildir. Çocuğun bu işi becerebilmesi için her periyot içerisinde  pencereyi görebilmesi gerekir, o periyottan sonra gelen sayıyı hatırlaması gerekir. Bütün bu işleri   yaparken dikkatini leblebilere ve ellerine tevcih ederek ayni işlemi orada da tatbik etmesi    gerekir. Bu durumda çocuğun aşırı ölçüde zorlanacağı açıktır. Eğer işlem devam edip giderse; çocuk büyüdükçe bir gün gelir eylem otomatikleşir ve onun dikkati tamamen serbest kalır.  Demek ki insanın, bir çok yeri sulaması gerekirken elinde tek hortumu olan bir bahçıvan gibi  anında kullanabileceği tek bir dikkati vardır. Tabiidir ki; en şiddetli uyarı, sinyal hangi   tarafta   ise dikkat o yöne yönlenir. Orada işlem yapıldıktan sonra diğer bir tarafa yönlenir. Bu yönlenme ile dikkat tarafından terkedilmiş taraf faaliyetini durdurmayabilir. Tıpkı bir teyp bandı gibi  faaliyetine devam edebilir veya lazım oldukça ettirilebilir. Kendi kendine devam eden faaliyetin  durdurulabilmesi için dikkatin onun üzerine tekrar tevcih edilmesi gerekir. Şuurun dikkat sarfı  gerektirmeden kendi kendine yaptığı bu tür faaliyetine alışkanlık diyoruz. Çok iyi satranç bilen  biriyle oynayacak olan bir insanın galip gelebilmesi için onun oyun üzerine çok şey  öğrenmiş  olması, yani alışkanlık sahibi olması gerekir. Bir de bunun yanında; şuur, oyunla ilgili çeşitli  alışkanlıklar arasında gerekli uygunluğu sağlama becerisine de sahip ise dikkatin kullanılmasına olan ihtiyaç iyice azalacaktır. Zaten, dikkatin aşırı derecede kullanılabilmesi için çok fazla bir  enerjinin sarfına ihtiyaç duyulur.

            Alışkanlıkların kazanılmasında haz almanın büyük etkisi vardır. İnsan herhangi bir şeye zevk aldığı ölçüde çabuk alışıyor. Ve ilk alışma safhasında çok fazla bir dikkat sarf edebilmek  için büyük enerjiye ihtiyaç vardır. Enerjiyi sağlayacak olan yüksek dozdaki haz ihtiyacı iki  yoldan elde edilebilir. Ya fert tehdit edilir; öğrenmezsen dayağı yersin, çalışmazsan aç kalırsın, günah işlersen cehennemde yanarsın gibi tehditten uzak kalınması umudu ile alışkanlık meydana  getiriliyor. Veya alışkanlık kazanma aşamasında, birlikte haz ihtiyacı da karşılanır. Hiç enerji   sarfını gerektirmeyen ve aşırılaşmış haz gereksinimlerini karşılamak üzere şuurun arama  veya  denemelere saparak bulduğu haz kaynakları ile kurulan bağlantı sonunda kazanılan alışkanlık  türleri de vardır. Başlangıçtaki deneme döneminde aşırı derecede haz alınabildiğinden ve ayni  haz miktarı tekrar, tekrar alınmak istendiğinden eylem tekrarlanır ve alışkanlık çok çabuk  meydana gelir.

            Yaşam şartları veya ortamı gereği çok fazla alışkanlık depolamamış kişilerin az miktardaki alışkanlıkları köklü bir şekilde oturmuştur. Bunların dışına çıkması büyük enerji  sarfını gerektirir. Buna karşılık, alışkanlıklarına uyum içinde olan bir diğer alışkanlığı, kişinin kapması da o derece kolay olur. Genellikle dikkati daha serbest olduğundan ufak şeylerden de haz alabilmesi mümkündür. Bunun aksine, çok şeyi öğrenmek, çok şeye alışkanlık kazanmak  zorunda  kalmış insanın alışkanlıkları daha  zayıftır, bunların dışına daha kolay çıkabilir. Bir şeyi kolay unutur veya inancını kolaylıkla değiştirebilir. Bu yüzden dikkati tam anlamıyla serbest değildir, devamlı meşguldür; dolaysıyla onu devamlı alışkanlıklar üzerinde dolaştırmak zorunda kalır. Ayni nedenle haz ihtiyacı da çoğalır. Haz ihtiyacı yeterince karşılanıyor ise çevreye ayak  uydurması daha kolay olur. Buna karşılık; az zevk almaya mahküm kişiler az şey öğrenebilir, çevreye alışması daha zor olur.

            Köklü bir şekilde, tam oturmuş bir alışkanlık şuurdan kolay, kolay silinemez. Dağdan yuvarlanan bir kayanın hızını yavaşlatmak gibi güç gerektirir. Bu tür alışkanlıkların, özellikle esiri olunan alışkanlıkların yönlendirmede ne denli etkili olabileceği açıktır. Şu anda mezarda yatanlar dirilip ayağa kalksalar herhalde bizim şuurlarımızı alt üst ederler. Bir bağımlılıktan kurtulmanın ne kadar zor olduğunu biliriz. Bir insana çocukluğundan itibaren düşman olarak telkin ettiğiniz bir milletin dostluğuna onu inandıramazsınız. Açıkgözlüğü, avantacılığı, kaçakçılığı hüner sayan bir ortamda yetişen insanı çok yüksek mevkilere de getirseniz onu huyundan kolay, kolay vazgeçiremezsiniz.

            Alışkanlık ile arzular bölümü arasında sıkı bir ilişki vardır. Herhangi bir alışkanlığın paralelinde olan bir arzu şuurda herhangi bir dengesizlik yaratmaz. Ancak, alışkanlığın sürdürülememesi halinde onu sürdürücü arzuların da ortaya çıkması doğaldır. Dolaysı ile, alışkanlıklara veya mevcut bir arzuya aykırı bir diğer arzunun şuurda oluşması halinde bir  dengesizliğin oluşacağı tahmin edilebilir. Şuurda bazen zıt alışkanlıklar da gelişebilir. Bunlar da  zıt arzuların oluşmasına neden olabilir. Böyle bir oluşumda zıt arzulardan biri diğerini yok  edebilir. Bazen de bunun tersi olur; iki zıt arzu veya iki zıt alışkanlık kardeş, kardeş geçinerek  her alışkanlık veya arzu kendi bildiği yolda faaliyetini sürdürmeye devam eder. Dürüstlüğün   savunucusu olan bir insanın dürüstlükten uzak yaşaması böyle oluşur. Batıl inançlı bir ailenin çocuğu ailesinden aldığı bir çok alışkanlıkları hangi çevreye girerse girsin onları uzun seneler terk edemez. Zira, alışkanlıkların kalıcılık gücü çok yüksek olur. İnsan böyle bir güce karşı çıkacağına onu serbest bırakmayı yeğliyor genelde. Bu da, mantığı kemiren ana etkenlerin başında gelir. Gözlemcilik özelliğine sahip olmasına rağmen; şuur, alışkanlıklarını ispatlayıcı şeyleri aramaya, diğerlerine yüz çevirmeye mütemayildir. Aksi taktirde kendini yenilmiş kabul etmek zorunda kalacaktır. Aslında beş duyu organlarından gelen uyarılar mevcut alışkanlıkları zedeleyici de olabilir. Ama yine dealışkanlığın korunma telaşından kaynaklanan körlük zedelenmeyi önler.

            Alışkanlıklar insanın sosyal yapısını da etkiler. Ailede bir küçük çocuğun kendini rasgele bir fert saymayıp, tümünü kendi parçası saydığını biliriz. Bunun kadar açık teşhis edilmese de buna benzer hisleri yetişkin insanda da görmek mümkündür. Şuurlu veya şuursuzca; diğer  insanlarla beraber olmak, başkalarını taklit etmek, beraberce bir tarafa yönelmek, iş yapmak, problem çözmek, yarışmak gibi faaliyetlerde alışkanlıklar büyük rol oynar. Toplumla olan bu ilişkiden sosyal alışkanlıklar ortaya çıkar. Toplumun kabul görmüş sosyal yapıdaki alışkanlıklarına fert ender olarak ters düşebilir veya isyan edebilir. Genelde kendisi alışık olmasa bile yahut toplum alışkanlıkları kendi alışkanlıklarına, düşüncelerine, arzularına ters düşse bile toplum alışkanlığının sürdürülmesine katkıda bulunacak şekilde davranır. Böyle davranmakla fert her iki tarafın da arzularına uyum göstermiş oluyor. Toplumun ayıp saydığı çok şey ferdin özel yaşamında mevcut olabiliyor.

            Dikkat bölümü, şuurun en üstünde yer alır. Diğer bütün bölümlerden gelen uyarılar kat ettikleri bölümlere göre ilgili süzgeçlerden geçerek dikkat bölümüne ulaşırlar. Süzülerek gelmiş olan bu uyarılarda teşekkül eden uyum bu bölümün haz ihtiyacını giderir. Uygunluğu tasvip görmüş bu uyarılar işlem görmek üzere ilgili bölümlere tekrar gönderilir. Dikkat bölümü yeterince uygunluk bulamadığı zaman ihtiyacı başka yerlerde de arayabilir. Bunun için uyarıların süzülürken bıraktıkları tortularla temas sağlamaya çalışır; aşırı süzülmüş olma ihtimaline karşılık oralarda uyum bulmaya çalışır. Bunu yaparken tortular normal arzu ve alışkanlıklara ters düştüğünden üst bölümlerdeki bazı arzu ve alışkanlıkların parçalanması da icap edecektir. Bu ise şuurda büyük bir enerjinin sarf edilmesi veya kaybını gerektirir. Dolaysı ile şuurun bu faaliyeti ender ve zoraki gerçekleşir. Şuurun sebep veya çare araması, tuhaflıklara ilgi duyması, bilimsel meraklar böylece oluşmaktadır. Hayvanlarda çare arama özelliği varsa da sebep arama özelliği  pek yoktur. İnsanın bu artı özelliği onun gelişmesinde büyük bir etkendir.

 

 

 

 

 

 

                                                                 A R A Y I Ş

 

 

            İnsan neyi arar? Belki de mutluluğu. Mutlulukla neyin kastedildiği de kolay cevaplanamaz. Genelde kişinin ihtiyaçları, arzuları ve alışkanlıkları doğrultusunda mutluluğun bulunacağı sanılır. Ancak; bu zannediş yalnızca bir inançtan öteye bir şey değildir. Kişinin tüm  arzularını yerine getirseniz bile kişiyi tam tatmin olmamış görürsünüz. Çünkü onun muhtemelen  Mantıktan uzak veya gerçekleşmesi imkansız hayalleri veya istekleri de vardır. Ayrıca; insanda arzuların oluşmasında sosyal yaşamın da büyük etkisi vardır. Aslında, fert ve toplum biri diğerini etki altında bırakmak için özel çabalar sarf ederler. Genelde etkileme gücü toplumdaki yetkilerle bir arada bulunur. Dolaysı ile bir ferdin çevre veya toplumu etkileyebilmesinin onun sahip olduğu  rahatlık, serbestlik, önemli kesimle olan bağları, toplum hakkında karar alabilme gücü,  harcayabileceği zamanı, parası; kısaca sahip olduğu tüm yetkiler ile de yakından ilgilidir. Mümkün olsa da bu yetkileri alt alta koyabilsek ve toplayabilsek toplumun gücünü elde etmiş oluruz. Diyebiliriz ki, toplumda toplam yetki sabit bir miktardadır. Bunun bir yerlerdeki birikimi diğer yerlerdeki yetki miktarının azalması demektir. Dolaysı ile, toplumdaki yetkinin dağılımı çok büyük bir önem arz eder. Yetki bir yerlerde topaklanmış olabilir veya çeşitli büyüklükteki topaklar halinde ayrı, ayrı yerlerde dururlar. Neyin aranacağı üzerinde bu topakların büyük etkisi olur. Zira, toplumun tasvip görmüş alışkanlıklarına, arzularına ve menfaatlerine ferdin ters düşmesi onun toplum dışı edilmesine neden olur. Ters düşme topak, topak duran yetki kümelerine  ne kadar yakın ise toplum dışına itilme gücü de o denli etkili olur. Her şeye rağmen, toplumun  değer yargılarından uzak, kişinin kendine özel arzuları, alışanlıkları, imkan ve kabiliyetleri de vardır. Fert bunların kazandırdığı kendine özel şahsiyetini sosyalleştirmeye onu topluma kabul ettirmeye çalışır. Bunda da destek buldukça şansı artacaktır. Aslında toplumun herhangi bir ferdine tanımış olduğu belirli miktarda bir şahsiyet düzeyi vardır. Ama yine de, fert ile toplum arasında zaman, zaman ters düşmeler olabilir. Toplumun zaman içinde değişime uğraması böylece oluşur. Her yeni gelen nesil eskilere göre farklı biçimde, farklı arayış içine girebilir. Böyle farklı arayışın ana nedeni hep daha uygununu bulma çabasının bir sonucudur. Tabii, burada menfaatlerin de özel bir etkisi olur ama, emin adım atabilmenin tek yolunun uygunsuzluklardan uzak kalma ile elde edilebileceği gerçeği hep toplumun karşısına acı bir şekilde çıkacaktır. O halde, ister istemez insan uygunluğun peşine takılmak zorunda kalıyor demek ki. Uygunluk üç şeyde aranabilir. Bunlardan birincisi; güzellikte, ritimde, ahenkte yani sanatta  uygunluk. İkincisi; hedefte uygunluk. Üçüncüsü ise tarzda veya yolda uygunluk. Sanatta uygunluk aranırken ortada nihai bir hedef bulunmaz, hep daha fazla uygunluk peşinde koşulur. Yani sanat için sanat yapılmaktadır. Uygunluğun arandığı her şeyde insanın bu yönünü görmek mümkündür. Sanat yönünü bir yana bırakırsak geriye hedefte ve tarz veya yoldaki uygunluklar kalır. Ancak; her  uygunluğun da bir daha uygunu olabilir. Demek ki, sade uygunluk da gerekli sonuca  kavuşturamıyabilir. Bir tencereye uygun bir kapak yapmak için bin kişiyi ayrı, ayrı görevlendirip bin adet kapak yaptırıldığında elde edilmiş kapaklardan yalnızca bir tanesi en ideal yapıdadır. Yani, bir tanesidir en uygun olan. Hedefte ve tarzda uygunluk arayan insan aslında en uygun olanları bulmaya çalışmaktadır. En uygun hedef, en uygun yol ise Mantığın ta kendisidir. Sonuçta, insan Mantığın peşinde koşup duruyor ister istemez.

 

 

 

                                                                M A N T I K

 

 

            Arayışta neyin arandığı açık biçimde bilinmediğinden; arzu, alışkanlık ve ihtiyaçlarda her zaman gerekli denge tam olarak kurulamayacağından; ayrıca her zaman yeterli yetki kolay, kolay elde edilemeyeceğinden sağlıklı bir sonuca erişilemez. Bu ise ferdin yenilgisi demektir. Yenilgiyi  asgaride tutabilmek bakımından Mantığın yeterince tahlil edilmesine ve onun yeterince  tanınmasına büyük ihtiyaç vardır. İlk başta insanın geçmişinden başlayıp gelmişi ve geleceği ile  Mantığı nasıl yarattığını ve buna ne denli bağımlı olmak zorunda kaldığını araştıralım. Geçmişine  uzandığımızda insanın devamlı bir gelişim içerisinde olduğunu, başlangıç ile şimdi arasında farklı bir ortama adımlar atmış olduğunu görürüz. Başlangıçta ilkel yaşamla hayatını  sürdürmüştür. İlkel durumdaki yaşama anlam veren tek şuursal yapı ise devamlı tehdit altında duran yaşamı tehlikelerden kaçırmak, ayni zamanda hayatı idame için gerekli, cazip halde duran nesnelerden faydalanmak ve onları başkalarına kaptırmamak yönünde oluşmuştur. İnsan bu ilkel yaşamda kalmak zorunda olsaydı şuur o günkü durumunu aynen muhafaza ederdi, gelişmesi de söz konusu olamazdı. Çünkü öyle bir yapıda ileriye dönük hedef seçilemez, herhangi bir oluşumda sebep aranamaz. Ancak; insan, ilkel yaşamda kalmak yerine daha uygununu bulmak çabası ile ortak yaşama, sosyal yapıya doğru adım atmaya başlamıştır. Halen de ayni adımların devamını saymaktadır. Öyle ki; bu yolda insan geriye dönüşü mümkün olmayan bir mecraya  girmiştir. Bir defa bu çaba ile insan umulmadık bir güç kazanmış, ilkel durumda kalan bütün canlılara üstünlük sağlamıştır. Ayrıca, bu süreçte toplumdaki herhangi bir fert ilkellikte ısrarcı bir  tutum sergilediği ölçüde bunun zararını ve tepkisini de görecektir, toplum dışına da  itilebilecektir. Dolaysı ile, yaşamı için başkalarına muhtaç durumda olan bu insan ilkellikle  atılmakta olan adım arasında denge kurmak zorundadır. Bu da Mantığın bir gereğidir. Tam  yerinde denge kurmak zor bir iştir. Zira, şuurun bölümleri arasındaki uyumluluk ve onun uygunluk bulma becerisi ölçüsünde kişi denge kurmaya muktedir olur. Bunlar da, büyük ölçüde insanın yetişme tarzı ve içinde bulunduğu ortamın etkisi altında kalarak gelişebilir. Denge ne kadar sağlıklı ise şuursal yapı da o ölçüde güçlü olacaktır. İnsan bir taraftan atılmış adımı devam ettirecek, diğer taraftan da ilkelliğin gereği tehdit altında gözüken yaşamı tehlikelerden kaçıracak, hayatın idamesi için cazip halde duran firsatlardan faydalanacak, onları başkalarına kaptırmayacak. Zira, bunlardan herhangi birinin ihmali ona bir şekilde zarar verecektir. Diğer  taraftan, atılmakta olan adımlardaki bir ihmal de onun geri  kalmasına neden olacak ve bu yüzden başkalarının gözünde alt edilmeye, harcanmaya, yenilmeye hazır cazip bir hedef haline gelecektir. Toplumun bu yapısı ile bir ferdin iki yaşam arasında; ilkellikle toplumculuk arasında bocalayabileceği meydandadır. Zayıf düşen veya sığındığı yerin kapısını, bacasını açık bırakan bir fert bir başkası için cazip bir hedef  haline gelecektir. Toplum veya insanlık için zarar verici de olsa böyle açık kapının cazibesine kapılacak, başkalarını harcamaya hazır çok insan çıkar. Toplum çıkarı ile ferdin çıkarı arasında kurulmuş olan bu denge veya dengesizlikte bir tarafa yakınlık diğer tarafa uzaklık anlamına gelir. Kişinin karakteri bu iki kutup arasına yerleşmiştir. Bu karakterin ortaya koyduğu ve kişinin tüm yaşamına anlam veren, hayatını, ilgisini yönlendirdiği herkesin kendine has, ulaşmayı umduğu veya hayal ettiği nihai bir hedefi vardır. Ağır bir hastada hastalıktan kurtulmak, onda yoğun bir hedef haline gelmiştir. Kiminin yaşamında gezmek, eğlenmek çok önemli bir hedef olarak muhafaza edilir. Kimileri için şöhret büyük önem arz eder; hava atmak, gösteriş yapmak yaşamının önemli bir parçasıdır. Kimileri macera dolu bir  hayat özlemi içerisindedir. Kimileri gürültüsüz, patırtısız ve kolay bir hayat özlemi içerisindedir. Kimileri sadece çocukları veya ebeveynleri için yaşar, en büyük mutluluğu onlarda bulacağından emindir. Kimilerinde bilimsel merak çok gelişmiştir, onun uğruna her şeyi  feda etmeye hazırdır. Kimileri için başkalarının durumda olması büyük bir mutluluk kaynağıdır. İki kutup arasında teşekkül eden bu ve bunun gibi nihai hedefler insandan insana değişir. Bulunulan yer ilkelliğe yakın olduğu ölçüde belirsiz bir görünüm arz eder, her an değişme  olasılığı vardır. Zira, ilkel tarafa yakın yaşamakta olan ferdin hedefini tıpkı hayvanlarınki gibi  sadece gelen uyarılar tayin edecek, değişen uyarılara göre de hedef değişecektir. Hedef  ilkellikten uzaklaştıkça onu yaşamında daha belirgin olarak yansıtır. Bir insanın nihai hedefi onun yaşantısını büyük ölçüde etkiler. Belirgin olduğu ölçüde zincirleme birbirine ve nihai hedefe bağlı diğer küçük, küçük hedefleri de üretir.

            Kutupları daha açık resmetmeye kalktığımızda ise şu açık sonuca geliriz. Kutuplardan biri  toplumdan azami fayda temin etme prensibinin cazibesine kapılmış, buna karşılık topluma  faydalı olma yönünde hiçbir sorumluluk duymayan bir yapıyı ortaya çıkarır. Diğer kutup ise  topluma azami üretim sağlama ve ona asgari şekilde mal olma prensibinin inancına kapılmış bir yapıyı sergiler. Görüldüğü üzere her iki taraftaki sorumluluk duyma özelliği birbirine göre tam  zıt bir şekilde farklı birer yapı arz ederler. Biri sorumluluğu sadece kendine karşı, diğeri ise  sadece topluma karşı duymaktadır. Diğer bir deyişle; biri toplum yönünden, diğeri kendi yönünden sorumsuzluk içerisindedir. Aslına bakılırsa her ikisi de ayni yanlış yoldadır. Zira, aşırı menfaatperest kişinin de azami yarar için toplumun gelişik olmasına ihtiyacı vardır. Ama, bu kişi yeterli bir bilince sahip olmadığından basit, cazip avantalarla kendini avutma konumuna sokmuş olur kendini. Diğer kutuptaki aşırı fedakar olan da kendine açık, açık zarar vermeye namzet gibi görülür. Hatta toplumdaki diğer fertlerin de kendisi gibi olması gerektiğine ciddi biçimde inanır. Bütün bu aşırılıkların tek ilacı elbette ferdin eğitim ve öğretim ile bilinç seviyesinin bilimsel olma yönünde yükseltilmesidir. Zira, kişilerin bilinçsizliği topluma verilen zararı kat be kat arttırır. Bilinçten birazcık da olsa uzak kalmış bir menfaatperestin görünürde kendi toplumuna bir zararı olmaz gibi sanılır. Ama belki de, o kişi kendi toplumunun diğer toplumları egemenlikleri altına almasını isteyebilecek ve bu yolla fazladan bir menfaat umabilecektir. Bilinçten daha da uzak kalmış nitelikteki bir menfaatperest ise belki de toplumdaki yetkilerin kesif olduğu taraflarda  faaliyet göstermeye namzet biri haline gelebilecektir. Daha da bilinçsiz bir menfaatperest için kaçakçılık, karaborsacılık, soygun gibi kolay kazanç yolları ilk başvuracağı çok cazip yerlerdir. Bilinçten birazcık da olsa uzak kalmış bir fedakarın da görünürde kendi toplumuna bir zararı olmaz sanılır belki de. Ama bunlar da sömürgeci bir  yapıya sahip olabilirler. Hele bilinçten daha da uzak iseler onların gözünde fedakarlık mukaddes bir görev sayılır. Elde edebilecekleri yetki oranında da diğer kimselere baskı kurmaya hazır hale gelirler. Görüleceği üzere hangi türde olursa olsun bilinç seviyesi yüksek olan bir ferdin ele aldığı toplum geniş kapsamlı olmakta, bilinç seviyesi düşük olan bir ferdin ise ele aldığı toplum dar kapsamlı olmaktadır. Şümullendirme büyüdükçe tüm insanlığın yarar kazanacağını, küçüldükçe ilkelliğe dönüşün desteklenmiş olacağını kabul etmek zorundayız. Aslında, her insan en küçükten en büyüğüne kadar bütün toplumlarla bağlantılıdır. Dolaysı ile, insanın  en büyük toplumdan bağlı olduğu en küçük topluma kadar, oradan da şahsi çıkarlarına kadar uzanan birbirlerine bağlı zincirleme hedeflerinin olması ve bunlarında en uygun yerlerde teşekkül etmiş olması gerekmektedir. Aksi halde uygunluktan uzaklaşılır. Toplumun ortak hedefinin teşekkül etmesi bu zincirleme değerlerin biribirleri ile uyum içinde olması ile sağlanır. Ortaklaşmış hedefler güçleri oranında topluma mal edilmeye çalışılır. Tabii; bu hedeflerin etkinliği onların uygunluklarından ziyade toplumda topak, topak duran yetki guruplarına yakınlığı oranında artar. Etkinlik kazanmış olan bu hedefler ilkel yapıya yakın, bilimsellikten uzak olduğu ölçüde fert veya toplum yok olmaya, parçalanmaya, avantajlarını kaybetmeye hazır demektir.

            Toplumlar pek olduğu yerde kalmaz, değişir dururlar. Pek tabii ki, değişim yönü Mantığa doğru ise gelişmeyi,aksi yön ise çöküşü ifade eder. Ortak hedeflerin değişmeye yüz tuttuğu sırada  fert ve toplum ilk başta serseri mayın gibi bağlarından kopuk duruma gelir. Böyle bir durumda yoğun bir arayış içine girilmiştir. Bu süreçte ya Mantık aranmaktadır veya toplumda bölünmeler,  hatta türlü ahlaksızlıklara neden olacak sapık değişimler kendini gösterebilir. Bu değişimde bilgisizlik, cehalet ve bunalım Mantığa dönüş ihtimalini iyice azaltır. Cahil ve domuz sadece kendi önünü görür; ona, sağını ve solunu ancak önüne ayna koyarak gösterebilirsiniz. Ama yine de, gördüklerini kendi önünde zanneder.

            Normal olarak insan çevresinin yapısına, gidişatına ayak uydurur. Hatta, buna zorunludur da. Çevre açıkgözlüğü, hüner sayıyor ise, fertler arasındaki mücadelelerde, kapışmacalarda  yasadışı davranış mubah olarak kabul görüyor ise, çok kişi de bu tür yapıda fayda buluyor ise bir kişinin kendi hedef çizgisini belirlemesinde uygunluğu öz çıkarlarına yakın yerlerde araması doğaldır. Herkesin hırsız olduğu bir çevrede namuslu kalmaya çalışanlar aç kalır. Bu da Mantık dışıdır. Böyle bir toplumda seçilmiş olan hedefler ilkelliğe çok yaklaşık bir konumdadırlar. İlkelliğe yakın insan başkaları için bir tehdit kaynağıdır. Tehdidin zararını asgariye indirmek için kişilerin kendilerini ilkelliğe de adapte etmesi gerekebilir. Zira, uygunsuzluk nereden gelirse gelsin o da diğer bir uygunsuzluğa sebep teşkil eder.

            Tüm insanlığın ana hedefi yeryüzünü herkes için cehenneme değil, cennete çevirmek olmalı. Bu hedef herkesin menfaatine uygun düşer. En küçüğünden en büyüğüne kadar herhangi bir toplum veya herhangi bir fert bu ana hedefe yönelik olmalıdır. Buraya yönelmiş olan insanın elbette çeşitli arzuları, sorunları, korkuları ve endişeleri de olacaktır. Dolaysı ile, ana hedeften ve aralarda teşekkül eden ara hedeflerden kişinin öz çıkarları arasında kurulan köprülerde oluşturulmuş olan dengenin önemi çok büyüktür. Tabii ki, kişi ne kadar tehdit içinde ise veya kaybedeceği önemli bir şey yok ise denge öz çıkarlara yakın olacaktır. Aksine, kişi ne kadar rahat ise o ölçüde de ana hedefe yaklaşık olmalıdır. Yönelinmesi gereken hedefin tam yeri, en uygun yeri burasıdır. Her kişinin, her toplumun içinde bulunduğu ortamı, ihtiyaçları, arzuları ve sorunları farklı, farklı  olabileceği için hedeflerinde herkesin yalnızca kendine mahsus en uygunlukları olacaktır. Kişi veya toplumun Mantığı bu yerin dışında bulması mümkün değildir. Dolaysı ile, kişilerin, fertlerin toplum için yararlı olup olamayacakları bunların Mantığa olan saygıları ile de saptanabilecek bir şeydir. Bu, herhangi bir din veya bir ideolojiye duyulan saygıdan dahaaz ise kişi dine de, ideolojiye de, kendi toplumuna da zarar verecektir. Kişiler Mantıktan uzak oldukları ölçüde zarar verecek, Mantığa yakın oldukları ölçüde de işe yarar hale geleceklerdir. Sonra, insanoğlu; ideolojilerı, dinleri rahatlıkla kendi çıkarları doğrultusu yönünde alet edebiliyor, kendi pisliği ile bu değerleri rahatlıkla bir arada tutabiliyor. Ancak, pisliği Mantıkla bir arada kimse tutamaz. En uygun hedefe kilitlendikten sonra buraya varmanın da tek yolu elbette ve sadece bilimsel yaklaşımla elde edilebilinir.

 

                                                   M A N T I Ğ A    H İ Z M E T

 

Geçmişe baktığımızda görürüz ki; milletler, toplumlar hangi ölçüde Mantığa hizmet etmişlerse o ölçüde de hayattan nasiplerini alabilmişler ve kendi toplumlarına, fertlerine o nispette insan olmanın tadını tattırma şansına sahip olabilmişlerdir. Bunun aksine, Mantıktan uzak kaldıkları ölçüde de insan olmaktan yoksun kalmışlar; Olmadık şeylere hizmet ederek yaşamı heder etmişler ve umulmadık sonuçlarla yüz yüze kalmışlardır. Gerçi, her fert temelde kendisi için var olmuştur ve toplumu kendisi için oluşturmuştur. Ama, toplumdan gerçek fayda alınabilmesi için toplumun maksada uygun şekillenmiş ve Mantığa hizmet edici evsafta olması gerekir. Aksine, fayda yerine zarar ile yüz yüze kalınır. Bir hedefe varmak, başarılı olmak her ne kadar imkanlar ölçüsünde yerine getirilebilir olsa da elde mevcut imkanlardan azami şekilde faydalanabilmek için Mantığın gereğini tam anlamıyla yerine getirmek gerekir.

Aslında, en uygun hedef ve en uygun yolun aranmasına, bulunmasına ve bu yönde gayret gösterilmesine hiç kimse mecbur edilemez. Böyle bir zorlamaya kimsenin hakkı olamaz. Ama, Mantıksızlıklara sorumsuzca hizmet edenlerin cezasını başkalarının da çekeceği açık bir gerçektir. Zira, sosyal yaşamda bir fert hem  kendisinin, hem de başkalarının Mantıksızlıklarından  kaynaklanan bir kıskaç ile sarılmıştır. Her koyun kendi bacağından asılır, ama hayvanların bacakları birbirine bağlı değildir. Dolaysı ile, Mantığa verilecek zararın önlenmesi için zarar vericilere toplumun yaptırım hakkı kendiliğinden ortaya çıkar. Bir de işin şu yanı vardır; Mantıksızlıklara Mantıksızlıkla cevap verilemez. Bu, sosyal yaşamın en ağır yanıdır. Birinin topluma yük olması veya atılan adımı kösteklemesi yüzünden becerebilecekken becerememek,  hızlı adım atabilecekken tökezlemek, ağırlaşan ayaklara sahip olmak ve bu yüzden eziyet dolu bir ortamla yüz yüze kalmak hoş bir şey olmasa gerek. Mantığa verilen darbenin bir diğer zararı  daha olmaktadır. Ferdin dikkati tek yönlüdür, ayni anda iki yöne yönlendirilemez. Dengeli bir  yapıya kavuşmuş herhangi bir toplumda ise dikkat çok yönlü olabilmektedir. Farklı, farklı işlere ayni anda el atılabilir. Ancak, Mantıktan uzak kalınınca, dengesi bozulmuş olan böyle bir  toplumdaki dikkatin bu çok yönlülük gücü kendiliğinden azalacaktır. İşbirliği imkanı  kalmayacaktır.

Toplum yaşamı karmaşık bir yapı arz eder. Gerçek irdelendiğinde görürüz ki; yer yüzünde bulunan her fert veya toplumun mevcut tüm diğer fert veya toplumlarla dolaylı veya dolaysız, karşılıklı olarak oynadığı bir nevi satranç oyununun içinde olması. Herhangi bir konuda mevcut herhangi bir gücü ile bir kısmını yenecek, diğer bir kısmına yenilecek konumdadır. Bir kısmını  yenmiş, bir kısmına yenilmiş de olabilir. Aslında oyun ve kuralları bellidir; oyun Mantık  oyunudur. Mantığın dışına çıkıldığı anda kural dışına, kural dışına çıkıldıgı anda da Mantığın  dışına çıkılmış olur. Ortaklaşa oynanan bu oyunda kural dışına çıkılarak acemice atılacak her adım toplumu yenilgiye daha çok yaklaştıracaktır. Oynanan bu oyunda herhangi bir ferdin becerikliliği veya beceriksizliği, ciddiyeti veya ihmalkarlığı, oyuna müspet katkısı veya Mantık dışına saptırma etkisi gecikmeden neticeye tesir edecektir. İyi oyun oynamak için kuralları ve oyunu iyi bilmek gerekir. Bunun için de bilime, bilimsel olmaya çok büyük ihtiyaç vardır. Her şeye rağmen biliriz ki; ne de olsa insan da hata yapabilen bir varlıktır. Ondan her şeyi hatasız yapması beklenemez. Bir satranç oyununda kim daha önce veya daha çok hata yapar ise o taraf yenilir. Oyun bir bilgisayar ile oynandığında karşı taraf hata yapmayacaktır. Onu yenebilmek için oyunu onun gibi hatasız oynamak gerekir öncelikle. Ayrıca, bilgisayarın oyun tarzının, herhangi bir hamle karşısında verebileceği karşı tepkisinin bilinmesine de gerek duyulacaktır. İşte bu yüzden, bilimsel olmak, mantığı çok iyi tanımak zorundayız. Zira, doğa da  bilgisayar gibidir, o da hata yapmaz. Bilimselliğin dışında kaldığımız ölçüde doğayı daha az tanırız, daha çok hata yaparız, dolaysı ile, Mantıktan daha çok uzaklaşmış oluruz.

Toplumun ileriye adım atmasında ferdin yalnızca iki unsurundan yararlanılabilinir; bunlar da, bedeni ve şuuru. Mesele, insandan daha çok yarar sağlamak ise onun sağlıklı bir yapıya sahip olmasını, hatta şuursal ve bedensel becerilerinin geliştirilmesini arzu etmek zorundayız. Bu arzu ve isteğin gücü kişi veya toplumun sorumluluk duygusunun gücünü yansıtmış olur. Dolaysı ile, ferdin veya toplumun taşımakta olduğu sorumluluk duygusunun da yetki ve beceri kadar Mantığın oluşturulmasında, şümullendirilmesinde ayrı bir önem arz eder. Sorumluluğu; hedeften uzaklaşıldığında duyulabilen huzursuzluk şeklinde tarif edebiliriz. Fakirliğe ve zor şartlarda yaşamaya tamamen adapte olmuş ve bu yönde iyice alışkanlık kazanmış olan bir insanda sorumluluk duygusu olmaz. Ne insanlığa, ne de gelişime hiç bir katkısı da olmaz. Ayrıca, kendisi gibi işe yaramazlar üretir.

Yetki, beceri ve sorumluluk gibi değerlerin toplumun içindeki dağılış şekilleri ve büyüklükleri toplumun kalitesini belirler. Bunlar somut olarak toplanabilselerdi her birinin toplumdaki miktarlarının sabit düzeylerde oldukları gözlemlenebilirdi. Bir yerlerde çok olması diğer yerlerde az olması sonucunu ortaya koyar. Bunların üçlü saç ayağı gibi bir arada olması topluma denge getirir. Ayrı, ayrı yerlerde topak, topak birbirlerinden uzak yer tutmaları halinde kırık saç ayağı gibi topluma dengesizlik getirir. Toplumun ehil, becerikli kesimi değil de cahil, beceriksiz takımının büyük yetkilerle donatılmış oldu0ğunu göz önüne getirelim; bilgili, becerikli de olsa sorumluluktan yoksun kişilerin büyük yetkilerle donatılmış olduğunu farz edelim. Kişinin hamuru avantalarla yoğrulmuş, her tür imkanı kendi öz çıkarları için kullanmayı zeka belirtisi olarak görmeye alışık becerikli tip insanlar toplumda olmaz mı ? Elbette olur. Dengesi  kurulamamış, yerli yerine oturmamış toplum dengesiz yaşamaya mahkum olmuş demektir. Dolaysı ile, ideal bir toplum yapısı, düzeni nasıl olmalıdır sorusuna devamlı ve ciddiyetle cevap aranmalıdır. Bir toplumun zaman içerisindeki değişimi ve gelişimi ile yetki, beceri ve sorumluluk değerlerinin yeri de değişir. Değişimin Mantık paralelinde olması halinde ilerlemeyi, Mantığın uzağındaki değerlerin ağırlık kazanması halinde ise gerilemeyi gösterir.

Yetkinin toplumdaki dağılımı toplumun geleceği bakımından çok büyük önem arz eder. Bunda iki farklı kutup dikkat çekicidir. Birinci kutup; tüm yetkilerin tek elde toplandığı şekil.  Diğerinde ise tüm yetkiler tüm fertler arasında eşit şekilde dağılmıştır. Birinci şekilde yetki tek  elde olduğu için yalnız o kişinin görüş ve arzuları yönünde bir gidişat sergilenir. Toplumun diğer  fertleri yetkiden uzak kaldıkları için yeterince bilgi, beceri sahibi de olsalar tek yetkilinin arzusu hilafına üretecekleri her faydalı teşebbüs tamamen boşa gidecektir. Dolaysı ile, burada gelişme o tek yetkilinin durumuna bağlıdır. Bir de bunun yanında; tek yetkili kişi hasta ve zaaf sahibi ise bu kişi Mantık yerine zaaflarına hizmet etmeyi yeğliyecektir. Yetkilerin tüm fertlere eşit dağılmış  olduğu bir ortamda da gelişme tüm fertlerin özelliklerine ve arzularına bağlı olacaktır. Bu bakımdan yetkiyi şahsi zaafların eline terk etmeyecek bir toplumu oluşturması bakımından bilgi ve bilimsellik yönünden güçlü fertlere büyük ihtiyaç vardır.

Toplumun daha ileriye gidebilmesi bakımından bilgi, beceri ve sorumluluk duygularının Mantığa uygun biçimde gelişmesi için gereken kolaylığı; ilk başta fertler arasındaki münasebetin, iletişimin kolaylığı ve sıklığı sağlar. Ancak böylece, birbirleri ile kolayca işbirliği yapabilecek vasfa sahip olurlar, ayrıca ortak yapılar ve eserler böylece meydana çıkar. Dolaysı ile, bir toplumun ifade gücü yüksek bir dile sahip olması arzulanır. Hatta öyle olmalı ki; konuşulan dilin şekli ve ifade tarzı güzel bir sanat eserinin uygunlukları ifade etmesi gibi saf Mantığı yansıtsın, herkes tarafından ayni ölçüde bilinsin ve konuşulabilsin, rahatlıkla ve kolaylıkla herkes tarafından okunabilsin, yazılabilsin. Ayrıca, Mantığa hizmet etmeyi prensip edinmiş bir medya  ve ulaşım kolaylıkları da gelişmeye önemli ölçüde etki ederler. Hepsinden önemlisi bütün bunlar nazarı itibare alınarak eğitim, öğretimin Mantığa uygun biçimde planlanması ve düzene sokulması gerekir. Eğitim, öğretim kişileri öncelikle Mantıkla tanıştırmalıdır, kişiye, Mantığa zarar vermenin büyük evrensel bir suç olduğunu öğretmelidir. Toplumun eğitim, öğretim alanındaki görevi bir çocuğun ana rahmine girmesi öncesinden başlar. Eğitim teşkilatı öyle olmalıdır ki; ilme, Mantığa ve uygunluklara son derece saygılı, bütün insanların birbirlerine ihtiyacı olduğunu bilen, dolaysı ile, Mantığa hizmet etmekten zevk duyan, diğer insanların Mantığa hizmet edici veya etmeyici vasıflarını rahatlıkla görebilen, çıkarlarını en uygun biçimde koruyabilen ve bunun için yeterli mücadele gücüne sahip olan, bütün bunlara göre hedeflerini en  uygun yerlerde tespit edebilen ve bu hedeflere varmak için en uygun yolu seçerek yürümekten  zevk duyan evsafta insanlar yetiştirmelidir. Aksi halde ekonomi dahil toplumdaki tüm değerler  ziyan edilir.

Sonuç olarak, Mantığa verilecek herhangi bir zarar hepimize verilecek bir zarar demektir. Mantığa verilecek herhangi bir hizmet ise hepimize de bir şekilde fayda sağlayacaktır. Maalesef bu gibi konularda insan veya insanlık olarak yeterince duyarlı değiliz. Bindiğimiz dalı göz göre, göre kesecek şekilde çevreyi kirletiyoruz. Bu durum gelecek için çok  tehlikelidir. Yetkileri ehil  olmayanlara, hatta sorumluluk duygusu zayıf, hırsız yapılı kişilere ardını hiç düşünmeden veriyor ve dağıtıyoruz. Ve böylece yeryüzünde aşırı büyümüş, hatta şımarmış organize suç örgütleri pervasızca at koşturabiliyorlar. Bunlar yasal idari yönetimleri bile etkileri altına alıyor, onları  istedikleri gibi parmaklarında oynatabiliyorlar. Ne azık ki, dünyayı fareler sardı. Bunların  bildikleri tek oyun vardır; farelik oyunu. Oyun; insanların farelik arzularını kabartma, onları o  yönde güçlendirme oyunu. Maalesef oyun çok ustaca oynanıyor. Fareli köyün kavalcısında  olduğu gibi kavalcının sesini duyan arzular onun büyüsüne kapılıyor ve onun etrafında birleşerek etkin bir güç haline geliyorlar. Bunun sonucu olarak görevli görevini ihmal ediyor, ciddiyetten uzaklaşıyor, hatta sahip olduğu yetkilerini işini bilir bir şekilde kendine yontabiliyor. Diğer  kesim de kendini torpilciliğin, rüşvetçiliğin, dolandırıcılığın, hırsızlığın, karaborsacılığın,  kaçakçılığın ve terörün kucağında buluyor. Ayrıca, yasalar Mantığın dışına sapıyor, gelir dağılımı dengesizleşiyor ve toplumda nüfus artışı kontrol dışına çıkabiliyor. Sonuç; önümüzde cennet gibi  duran yeryüzünde cehennem hayatı yaşamak. Aslında insan zekası iki çeşittir. Birincisi, taktik zeka, ikincisi ise stratejik zekadır. Birinin noksanlığı bir başarısızlığın sebebi olabilir. Taktik zekanın noksanlığı pratik çözümlerde beceriksizlik yaratır. Stratejik zekanın noksanlığı kişiyi  şeytanın kölesi yapar. Buna göre, şimdi şu gelinen noktada görüyoruz ki; insanoğlunun şu ana kadar gelişe, gelişe gelip karşı karşıya kaldığı en büyük tehlikesi seçilmişlerin aşırı pervasızlığıdır. Bunların yeryüzünü tamamen sahipsiz zannedip, onu sanki babalarının özel mülkü gibi kabul edip istedikleri yönde biçimlendirmeye, istedikleri tahribatı yapmaya, istemedikleri toplumları yok etmeye yetkili Tanrı’lar gibi hareket etme eğilimi içinde oldukları  görülmektedir. Zira, aşırıya kaçmış yetkiye sahip kişiler şımarmaya elverişli hale gelebilirler. Böyle kişiler kendilerini dev aynasında görebilecekleri için büyük hatalar yapmaya da elverişli olurlar. Halbuki, dünya kesinlikle sahipsiz değildir. O beyinsizlerin bilmediği bir şey var; fark edilmesi kolay olmasa da, bu yeryüzünün temel bir anayasasının da var olduğu. Bu anayasayı yok  sayanların kendileri de, gelmişleri de hep pislik içinde kalacaklardır. Zira, hiç kimse şeytandan  daha zeki olamaz, özellikle şeytani yönden.

 

 

 

 

 

 

 

 

                                                               İ L E T İ Ş İ M

 

 

Mantık ve iletişim fasit bir daire gibi birbirlerini etkilerler. Biri diğerine her zaman destek olabilir. Dolaysı ile bu konunun da ciddiyetle ele alınarak en uygun iletişim şeklinin de ortaya  çıkarılması gerekir. Ancak böylelikle fertlerin, kişilerin beyin gücünden azami yarar sağlanabilir. Zira güzel iletişim güzel bir hayatı getirir beraberinde.

Telefonun bize ne kadar büyük kolaylıklar sağladığını hepimiz çok iyi biliriz. Ahizeyi kaldırdığımızda hemen, hemen herkese yakınlaşmış oluruz. Tabii bunun yanında radyo, gazete, kitap, dergi ve televizyon gibi araçlar da bir ölçüde bizleri birilerine yakınlaştırır. Ulaşım sistemleri de öyle; bir yere gitmek istediğinizde bir şeye binip gidersiniz, bir şekilde mesafeler kısalıverir. Ama hepsinden de önemlisi; bizi birbirimize iyice yaklaştıran, bizi birbirimizle iç içe  yapan

karşılıklı konuştuğumuz dildir. Dolaysı ile, kaynaşmada, gelişmede iletişimin etkisi ve  önemi çok büyüktür.

Boş bir bardağı akan bir çeşmenin altına tutalım. Bardak su ile dolacaktır. Burada  görüleceği üzere borularda mevcut olan suyun bir kısmı bardağın içine aktarılmıştır. Canlı bir   iletişimde de ayni şeyi görürüz. Bir canlının bilincindeki sevgi, bilgi, teklif, istek, temenni veya  tehdit niteliğindeki belirtilerin diğer bir canlının bilincine aktarıldığını görüyoruz. Biri vermiştir, diğeri de almıştır.

İletişim; sahip olunan ortak dil ile sağlanır. Bir köpek bir insanın konuşmalarından hiçbir şey anlamaz, ama bir yere kadar sınırlı da olsa aralarında ortak bir dil mevcuttur. Köpeğe hoşt  dendiğinde kovalandığını anlar, sevgi ifadeleri ile karşılaştığında da sevildiğini anlar. Bir teyp cihazı ile bir görüntü cihazı arasında da yalnızca ses bazında bir ortaklık vardır. Teyp cihazı karşı tarafın yalnızca sesini kayıt edebilir. Canlılar arasındaki algılayabilme farklılıkları da böyledir. Canlı gelişmiştir veya gelişmemiştir. Tıpkı bilgisayar gibi son sistemdir veya eski tiptir. Yalnızca  kayıt etmeye muktedir olduğu verileri kaydedebilir. Dolaysı ile, iletişim olayı tamamen algılayıcının algılayabilme yetenekleri ile sınırlıdır. Çok şey bilenle az şey bilen arasında kurulabilecek iletişim, az şey bilenin kapasitesi ile sınırlıdır.

Bir canlının algılayabildiği şeyler yalnızca iletişim ile sınırlı değildir. Direkt veya dolaylı  olarak maddesel yapı ile de bağlantı içerisindedir. Dolaysı ile, canlı her türlü doğal yapı ve   bunların özelliklerinden de çeşitli açıklayıcı bilgiler toplar. Bunun sonucu olarak bir iletişimden  söz edebilmek için algılama ile birlikte bir canlılığın da ortaya konmuş veya teşhis edilmiş  olması gerekir. Eğer algılayıcıya gelen bilgi, açıklama, teklif, istek veya tehdit niteliğindeki   belirtilerin bilinçten yoksun olduğu tescil edilmiş ise artık ortada canlı bir iletişim kalmamış   demektir. Belirtiler bir algılayıcı için ne kadar - Bir ifade veriyor - hüviyeti taşıyor ise o algılayıcı o ölçüde bir bilinç ile iletişim içerisinde bulunduğunun gerçeğine ulaşık sayar kendini.

Müteahhit inşaat yaptırıyor. Başta kurban kesmemiş, inancı yok öyle şeye. Bir gün inşaattan düşmüş, ayağı kırılmış. Bunun üzerine çevreden baskı gelmiş; ona , kurban kesmen  gerek demişler. Müteahhit gene direnmiş, gene kesmemiş. Çok geçmeden müteahhidin oğlu da  inşaattan düşmüş, onun da bir tarafları incinmiş. Bunun üzerine müteahhit korkmuş ve tez elden bir kurban alıp kesmiş. Görülecegi üzere burada algılayıcı canlı bir tehdit gerçeğine ulaşık  saymıştır kendini.

Bir iletişim tesis edileceği zaman öncelikle uygun ve gerekli ifade şekli aranır. Dolaysı ile,  ifade oluşturmak iletişim kurmanın temel taşını teşkil eder. Ifade; bir canlının bilincindeki  herhangi bir bilgi veya arzunun okunabilir hale getirilmesi demektir. Bir şeyi ifade etmek bir yaratıcılık olayıdır. Dolaysı ile, en basitinden en karmaşasına kadar ifade tarzları çok çeşitlilik  arz ederler. Bu çeşitlilik karşısında iletişimi pratikleştirmek amacı ile insan oğlu ifade biçimlerini belirli kalıplar içine sokmuştur. Böylece, konuşma lisanı ortaya çıkmıştır. Böyle bir iletişim sisteminde genel olarak ifadenin şekli önceden tayin ve tespit edilmiştir. İnsandaki sebep arama  ve gözlemcilik özelliği çare aramada hep daha iyisini, daha pratik ve kolayını yakalama çabası   onu böyle daha müşahhas, daha ayırıcı diller türetmeye götürmüştür. Ama buna rağmen konuşma lisanı ile yerli yerine oturmuş, tam bir iletişim sağlanamaz her zaman. İfade üretmede mükemmeli yakalayabilmek için insanoğlu zaman, zaman yardımcı araçlara da başvurur. El, kol  hareketleri yapar. Kaşı, gözü yüz hatlarını devreye sokar, benzetmeler yapar ve ifadeyi tamamlar. Bazen doğa olaylarını taklit ederek ifade üretir. Böylece, iletişim biçiminde iki tür lisan çıkmaktadır karşımıza. Biri konuşma lisanı, diğeri ise mesaj lisanıdır

 

 

                                 İFADENİN ORTAYA ÇIKIŞI VE ALGILANMASI

 

 

            Bir ifadenin ortaya çıkıp kendini göstermesi çeşitli şekillerde zuhur eder. İfade vardır, çok  açıktır; tam bir ifade hüviyeti taşımaktadır. İfade vardır, üstü kapalıdır, gizemlidir; tam  tamamlanmamış bir ifade hüviyeti taşımaktadır. Algılanan herhangi bir belirtinin - Bir ifade veriyor - hüviyeti taşıyabilmesi için onun bir bilinç marifeti ile türetilmiş olması gerekir. Şayet işin içinde bir bilinç olmadığı kesinlik kazanmış ise belirtiler birer doğal sonuç olarak  değerlendiriliyor demektir. Belirtilerin bir bilinç marifeti ile türetilmiş olduğu ortada ise bir ihtimal bir ifade ile karşı karşıyayız demektir. Bir bilinçten gelen bu ifade çok açık ve rahatlıkla deşifre edilebiliyor ise bu ifade tam tamamlanmış bir hüviyete sahip demektir. Şayet, işin içinde  bir bilinç marifetinin varlığı tam kesinlik kazanmamış veya belirtiler tam deşifre edilemiyor ise bir mesaj ile karşı karşıyayız demektir.

İfade belirtilerini çeşitli gözlemler ortaya çıkarır, bir şekil veya sembol ile karşılaşılmıştır; şekil, daha önce karşılaşılmış olan diğer bir şeyi anımsatmaktadır. Bu anımsatma ile şekil, bir   ifade için malzeme olarak kullanılıyor olabilir. Bir şey periyodik olarak tekrar etmektedir; örneğin, gece karanlığında uzakta bir ışık periyodik aralıklarla yanıp sönmektedir veya bir kapı belirli arlıklarla vurulmaktadır. Kişi her sabah uyandığında yastığının altında bir altın buluyor. Bu  ve buna benzer bütün periyodik tekrarlar algılayıcı tarafından birer ifade niteliğine dönüşebilirler. Ayni şekilde, karayolunda seyreden araç sürücüleri de niyetlerini bu tür periyodik tekrarlarla yansıtırlar. Bazı hallerde periyodun şekli ifadenin şeklini de tayin eder. Örneğin, bir kapıyı tak,  tak, tak, tak diye çaldığımızda ayrı; tık, tık, tık diye çaldığımızda ayrı bir ifade vermiş oluruz.

Bir algılayıcı için ilk defa karşılaşılan bir ifadenin ayrı bir önemi vardır. Zira, o ifadenin önceden tanınmışlığı olmadığından onun deşifresi de gerekecektir. Bundan böyle söz konusu ifade algılayıcıyı ilgilendiriyor mu, ifade haber niteliğinde mi, istek veya tehdit içeriyor mu ? Gibi sorgular da gündeme gelmiş demektir. Eğer, olgu ifade niteliği taşımıyor ise olgunun  ciddiye alınması veya alınmaması algılayıcının yalnızca ilgisi ile sınırlı kalır. Bu andan itibaren  duyulan ilgi ve ortaya çıkan problem ölçüsünde çare arama, belki de sebep arama faaliyeti de başlamış demektir. Buna rağmen, bazen temelinde hiçbir canlılık olmasa da sanki bir canlı tarafından üretilmiş gibi algılanabilecek olguların da var olabileceklerini düşünmek gerekir. Çünkü, herhangi bir şeye veya olguya yüzde yüz cansızlık damgası vurmak pek de o kadar   kolay değildir. Canlının şuuru, bilinci o kadar da güçlü değildir, zayıf bir yapıya sahiptir. Ufak bir alamet ile kuşku içine düşülebilir. Örneğin; bazı kimseler ilk göz ağrısı otomobillerini satmaya çekinirler. Çünkü o otomobil uzun yıllar kendilerine hizmet vermiştir, sanki ailenin canlı bir    ferdi olmuştur. Çekiç ile çivi çakan kişi parmağını yaralayınca çekice olmadık küfürler yağdırır, sanki ona acı verecekmiş gibi onu yerden yere vurur. Bunun gibi, bir yanardağ patlamasında da  ortaya çıkan gümbürtülü sesler, akan kızgın lavlar ürkütücü, tehdit edici bir ifadeye dönüşebilir. Halbuki, gerçek bir ifade gerçek bir canlı tarafından üretilir. Oysa burada olgunun geldiği yere   canlılık yakıştırması yapılmıştır algılayıcı tarafından.

Bir bebek doğar doğmaz ilk önce ağrılarla, sızılarla tanışır ve bunların doğal sonucu  olarak ağlar. Daha sonra acıkma ile tanışır. Daha sonra beslenme ve boşaltma ile birlikte haz alma duygusu ile de tanışır. Bu arada anne, baba ile de yavaş, yavaş iletişim başlamıştır. Bebeğe bakan  kişi onu okşayarak sevmektedir; ona karşı yumuşak sesler çıkararak - Hepsi geçecek -  mesajlarını

vermektedir. Yahut da, sert, şiddetli sesler çıkararak tehdit mesajlarını  göndermektedir. Bu suretle bebek mesaj dilini de yavaş, yavaş öğrenmektedir. Yaş ilerledikçe hangi tepkinin karşısına çıkabileceğini öğrenmeye başlamıştır. Ebeveynlerin ve diğer kişilerin değişmez, doğal özelliklerinden, duruma göre; ya korkuyordur, çekiniyordur veya onların  düşkünlüklerini, zaaflarını kendi lehine kullanmaktadır. Yani bir şekilde mücadele de başlamıştır, alışveriş de. Böyle, böyle onda ifade yaratma hüneri de bu arada gelişmektedir. Normal konuşma lisanı ile iletişim kurmaya çabaladığı gibi karşı tarafın korkularını, zaaflarını, arzularını, alışkanlıklarını harekete geçirebilmek veya frenleyebilmek için etkili mesajlar üretme çabası  içine de artık girilmiştir.

Bir canlı, ifade yaratacağı zaman hemen elinin altındaki olanaklardan yararlanmaya  çalışır. Bunun için doğal ve fiziksel yapı onun en büyük yardımcısıdır. Zaten, canlı yapı ifade  yaratmada doğadan çok şey öğrenmiştir. Genelde onun gösterdiği sembolleri kullanmıştır. Özetleyecek olursak bir canlı için ifade niteliği taşıyan bir olgunun temelinde ya bir ses, ya bir  ışık, ya bir şekil, ya bir hareket veya olağan üstü bir tesadüf, bir değişim vardır. Bunlardan biri  veya bir kaçı bir arada bir ifadenin ortaya çıkmasına neden olabilir. Bunlar basit gibi görülse de  bir şekilde doğanın dilini yansıtırlar.

Seslerin kendi dili:

Ses ince olabilir, kalın olabilir. Bir kapının gıcırdaması, bir tenekenin rüzgardan   sallanması, kayalıklar arasından akan ince bir suyun şırıltısı gibi ince sesleri hepimiz tanırız.  Bunlar genel olarak küçüklük, zayıflık işareti olarak nitelendirilir. Bazen de dişiliği çağrıştırır. Çığlık atacağımız zaman bu tip bir sesi kullanırız. Zayıflık hisseden, yardım dileyen hayvanlar  da bu tür ince sesleri kullanırlar. İnsanın konuşma lisanında da inceltilmiş bir ses saldırmazlık, saygı işareti verir, gönül alarak ikna etmede kullanılır.

Kalın ses ise bunun tersine bir güçlülük, büyüklük işareti olarak nitelendirilir. Bir kayanın yüksek bir yerden düşerek yuvarlanması, bir volkanın patlaması, bir gök gürlemesi kalın sesleri sembolize eder. Genelde açıkça saldırıya geçen hayvanlar böyle kalın sesleri kullanırlar.  Konuşma lisanında kalınlaştırılmış bir ses genel olarak emir mahiyetindeki iletişimlerde    kullanılır. Kalın ses ayni zamanda bir erkekliği de çağrıştırır. Doğanın yapısı, doğanın dili bir canlıda bu şekilde nakışlanmıştır. Bunlara aykırı bir şekilde iletişim tarzı yaratmaya kalkışmak  doğanın yapısına aykırı düşer.

Sesin şiddetli olup olmaması da doğada bir anlam türetir. Ses çok şiddetlidir,  ürkütücülüğü fazla olur. Yahut şiddeti zayıftır, fark edilebilmesi için özel bir dikkat gerekebilir. Böyle zar, zor duyulabilen bir ses bir küçüklük veya zayıflığın işareti sayılabildiği gibi içten içe homurdanan bir kızgınlığın belirtisi veya bir sinsiliğin işareti de olabilir. Pervasızca çıkartılan bağırtılı, gürültülü bir ses ise bir korkmuyorluğun, bir taşkınlaşmışlığın, iddialı bir ifadenin, bir   meydan okumanın, güçlü bir inanmışlığın işaretlerini verir.

Ses; onu üreten kaynağın cinsine göre de farklılıklar arz eder. Tahta başka ses çıkarır, taş  başka, toprak başka, her maden kendine has başka ses çıkarır. Farklılıklar arz eden bu kaynaklar bir arada sesler ürettikleri zaman bir canlılığın mevcudiyetini çağrıştırır. Canlı bu özelliği kullanarak çeşitli malzemeleri bir armoni aracı olarak değerlendirmektedir. Ayni anda inceliğine, kalınlığına ve şiddetine de hükmederek canlılığı sanat ile sembolize eder ve pekiştirmeye çalışır.

İfade ve ışık:

Ses gibi ışık da bir teşhis aracıdır. Ama bunun da bir iletişim aracı olarak kullanılabildiğine zaman, zaman müşahede etmekteyiz. Işık; renkleri ortaya çıkarır, parlak  olabilir, zayıf olabilir. Mat, koyu renkler çoğunlukla kararlılığı, ciddiyeti simgeler. Bunun  yanında örtbas edici, gizleyici, dikkat kovalayıcı olarak da kullanılır. Açık renkler ise boşvermişliği, umursamazlığı simgeler. Ama bunun yanında dikkat çekmek için en fazla açık renklere başvurulur. Siyah renk acılı günlerde bir ifade olarak kullanılmaktadır. Bazen bir   uğursuzluğun ifadesidir. Gelinlikte ise beyaz renk tercih edilmiştir. Sarı renk bir ünlem işareti  gibidir; dikkat anlamını çağrıştırır. Kırmızı renk canlılığın, özellikle tehlikeli bir canlılığın, bazen  bir meydan okumanın işareti olarak da algılanabilir. Mavi renk dostluğu çağrıştırır. Yeşil renk anlaşmayı, barışı çağrıştırır. Mamafih renklerin bu temel yapıları pek fazla bir kesinlik içermez.  Ama renklerin bir araya gelmiş olması ve bir uyum meydana getirmiş olması, seste olduğu gibi  canlılığın ortaya çıkmasında önemli bir işaret sayılır.

İfade ve şekil:

Bir cisim iridir veya ufaktır. İrilik ürkütücülüğü çağrıştırır. Cisim şekil itibarı ile olağan  görünüştedir veya ilgi çekici bir yapısı vardır. Düzgün hatlar bir canlılığı simgeler. Bir yaprakta   görülen düzgün şekiller onda bir canlılığın varlığını çağrıştırır. İri baş heybetin bir simgesi olarak algılanır. Şekilde incelik, uyumluluk zerafetin simgesi olarak algılanır. Kadınları sıfatlandırırken de buna benzer bir çaba sarf edilir. Ona müdür denmez, müdire denir. Bazı dillerde kadın, erkek tamlamalarında bariz farklılıklar meydana getirilmiştir.

İfade ve hareket:

Hareket halindeki bir cisim ya başıboştur veya kontrolludur. Hareket kontrollu bir şekilde  başlatılmış ise veya daha sonra kontrol altına alınmış ise işin içinde bir bilinç, bir canlılık var demektir. Hareketin yönünde veya hızında ortaya çıkan olağan dışı bir değişim ortada bir   kontrol mekanizmasının varlığını çağrıştırır, dolaysı ile bir canlılık algılanır. Gece gökyüzünde  kayan bir yıldız düzgün bir hat çizer. Hareketin olağan, doğal bir yapısı vardır. Olağan dışı bir hareket veya yön değişikliği izlendiğinde ise bize bilinçli bir kontrolun varlığını çağrıştırır. Hızlı  hareket ürkütücüdür, ama ayni zamanda cesaret içeren bir gücün simgesi olduğu için heyecan vericidir, hayranlık uyandırır.

Canlı varlık yukarıda sıralanan bu verilerden yola çıkar, onları dayanak yaparak ifadeyi salar ve iletişimi tesis eder. Tıpkı yükselmek için merdiven kullandığı gibi, çivi çakmak için çekiç kullandığı gibi veya bir nehri geçmek için köprüden istifade ettiği gibi. Yüksek ses kullanır; kızgınlık ifadesi üretir. Siyah rengi dayanak yapar yas ifadesi verir. İçgüdüler de zaman, zaman  dayanak yapılarak ifade üretilebilir. Uzun zaman biribirlerini görmemiş iki dostun sarmaş dolaş  olmuş bir şekilde öpüşüp koklaştıklarını görürüz. Bir annenin çocuğunu severken onu mıncıkladığını, peş peşe öptüğünü görürüz. Ama bütün bunların birer cinsel arzu ifadesi  olmadığını da biliriz. Ayni şekilde hakaret olmak üzere anlamlı el kol hareketleri de yapılabilir.  Bunlarla cinsel taciz ifadesi üretilmiş olsa da burada ana hedef karşı tarafa güçlü bir hakaret ifadesini ortaya çıkarabilmektir.

Görüleceği üzere bir ifadenin ortaya çıkarılmasında çok büyük bir çaba sarf edilmektedir. Ama bunun bir ifade olup olmadığına hükmetmek, içerdiği anlam hakkında yorum yapmak   tamamen onu algılayana aittir. Bir olgu gerçekten bir ifade niteliği taşıyabilir, ama algılayıcının    nazarında o bir ifade sayılmayabilir de. Hiçbir ifade niteliği taşımayan olgular da bazen  algılayıcının nazarında bir ifade olarak nitelendirilebilir. Zira, her canlının kendine özgü bir  algılama biçimi, ayrı bir algılama kapasitesi vardır. Aslında bir olgunun ifade hüviyeti   taşıyabilmesi için öncelikle olguda bir canlılık teşhisinin saptanmış olması gerekir. Şayet olguda  canlılık yok ise algılanan şey ya tanınmıştır veya tanınmamıştır. Tanınmış ise zaten gereği  yapılacaktır, ama tanınmamış ise algılayıcı onu teşhis etmeye, tanımaya çalışacak tabii ki. Bazı   hallerde algılayıcı olguyu tanımaya değer bulmayabilir ve tanımaya çalışmayabilir. Bazen de  algılayıcı bir şeyi algılayamamış olmayı kendine yediremiyebilir, ona bir şekilde kolay çözüm veya açıklama getirebilir. Bu gibi hallerde çoğu kez yanlış yorum veya hayali sonuç ve inançlara  götürür onu. Şayet olguda canlılık belirtileri sezilebiliyor ise söz konusu olgu ifade niteliği  taşımaya başlamış demektir. Bunun ardından ifadenin yorumu gündeme gelmiş demektir.  Bundan böyle kişinin dikkati ifadeyi doğrulayıcı veya açıklayıcı diğer verilere duyarlı hale  gelmiş demektir.

 

 

 

 

                                                         M E S A J    D İ L İ

 

 

Tam tamamlanmamış veya gizemlilik içeren, üstü kapalı her ifade algılayan için bir  mesajdır. Gelen ifadede canlılık emareleri tam açık olmayabilir. Böyle durumdaki bir ifadenin   mesaj niteliği vardır. Yahut, algılayıcı ifadeyi tam deşifre edememiştir. Böyle durumdaki bir ifadenin de algılayıcının nezdinde mesaj niteliği vardır. Veyahut da ifadenin içinde gözle görülür  bir gizemlilik vardır, kişiye özeldir dolaysı ile, mesaj olduğu açıkça bellidir.

Görüleceği üzere mesaj dili bir nevi üstü kapalı bir iletişim aracıdır. Bu tür bir iletişimde   doğallık ön plana çıkmıştır. Kural bağımlılığı olmadığından bütün canlıların ortak lisanı olacak kadar geniş kapsamlıdır. Zaten, aslına bakılırsa sadece konuşma lisanı ile doğru dürüst bir  iletişim tesis edebilmek, her zaman tam açıklayıcı ifadeler ortaya çıkarmak pek kolay değildir. Bu  yüzden canlının en gelişmişi dahi sık, sık mesajlı bir iletişime başvurmak zorunda kalır. Öyle ki;  bu şekilde ortaya konan iletişim ile canlının sadece bilinç düzeyinde kalınmaz, ayni zamanda  bilinç altına da uzanılmaktadır. Yani iletişim, mesaj hali ile bilinç altılar arasında da tesis  edilmektedir. Dolaysı ile, verilmekte olan mesajları kontrol altında tutabilmek bakımından, kontrol dışına çıkmış, başıboş mesajları dizginleyebilmek bakımından bilinç altını çok iyi  tanımak ve ona çok iyi hakim olmak gerekecektir.

Kuşlar ürünleri yemesin diye tarlaya bir korkuluk koyun. O korkuluk ilk anda kuşlar için  bir mesaj türetmektedir. Zira ortada henüz tamamlanmamış, mesaj olmaktan öteye gitmemiş bir ifade vardır. Çünkü korkuluk hareket etmemektedir, dolaysı ile, korkuluğun canlılığı tam olarak  tescil edilmemektedir. Tam tersine kuşlar oradan gelip geçtikçe korkuluğun cansızlığı tamamen  ortaya çıkacak, belirti ifade hüviyetini yitirecektir. Şayet korkuluk yerine bekçi kullanılsaydı   kısa sürede canlılık teşhis edilecek ve belirtiler mesaj olmaktan öteye, açık bir ifade şekline  dönüşecekti. Her iki şekilde de mesajin ömrü kısa sürmüş olacaktır. Çünkü sonuçta algılanan   şeylerin ne olduğu tam olarak ortaya çıkmıştır. Ama her mesaj bu kadar çabuk açığa kavuşmaz. Gizemlilik, anlaşılmazlık uzun süre devam edebilir. Zira, bazı canlılıklar açık veya besbelli   değildir. Bir trafik levhası ile karşılaşıldığı zaman onun bir ifade verdiğini hemen anlarız, onun  temelinde bir canlılığın varlığını hemen fark ederiz. Besbelli ki; o levhayı oraya birileri dikmiş,    bize bir ifade aktarımı sağlanmış. Buna mümasil, güzel bir çiçege bakıldığında da onda bir canlılığın varlığını yorumlayabiliriz. Ama, onun canlılığı besbelli değildir. Hiçbir zaman da  besbelli olmaz. Cansızdır desek, bu şekiller, bu estetik nereden çıkmış deriz. Canlıdır dersek -  canlı kişi nerede - sorusu dikilir karşımıza. Dolaysı ile, çiçekteki ifadenin mesaj yönü kalıcıdır. Ama, şurası da bir gerçektir; söz konusu çiçek her ne kadar bir gizemlilik içeriyor ise de gizemi hakkındaki merak uyandırıcılığı da ancak bir yere kadar sürer. Bir zaman sonra söz konusu olgu bildik, tanıdık hale gelmeye başlar, önemsiz bir mesaj haline dönüşür.

İfade vardır; ilgili algılayıcı tarafından yorumsuz olarak, önceden bilinen şekli ile  algılanır. Yani, bildik bir ifadeden hep ayni anlam çıkarılır. Ekmek kelimesinin anlamı herkesçe tescillidir. Burada tek bir kelime ile bir şeyin tarifi yapılmış ve hakkındaki tüm lüzumlu bilgiler su yüzüne çıkarılmıştır. Bu türde bir iletişim konuşma lisanının temelini oluşturur. Mesaj dilinde  ise tam bir kesinlik yoktur. İstedikten sonra lastik gibi her yöne çekilebilir. Bu bakımdan  yapılmış olan yorumun niteliğine göre mesajlar bir anlam kazanırlar. Tabii, mesajın içinde yatan gizemlilik de deşifre edilmek durumundadır. Gösterilen çaba ile mesajı üreten ya kendi doğal yapısını gizlemeye çalışmış da tam becerememiştir, dolaysı ile kendi bir yönünü iste istemez   açığa çıkarmıştır. Veya kendi doğal yapısını sanki gizlemeye çalışmış da becerememişmiş mesajı vermektedir. Bir ifadede ana niyet gizli tutularak da ifade gizemli hale gelir, ifade ederkenki beceriksizlikle de gizemli hale gelir. Gizemlilik tam olarak ifadenin algılanması yapılırken ortaya çıkar. Tabii burada, algılayıcının deşifre edebilme yeteneği de şekillendirmede ayrıca rol alır.

Gizemlilik, üstü kapalılık bir ifadeye çifte açıklayıcılık getirilerek elde edilir. Sizi   gördüğü yerde yere tüküren bir kişi yaptığı doğal eylemden ayrı olarak sanki size bir ifade  iletiyor gibidir. Ama bunun  hesabını ondan direk olarak soramazsınız. Zira, ortada tam tamamlanmış bir ifade yoktur. Kişi direkt olarak yüzünüze değil de yere tükürmüştür. Haliyle bu   durumda ona karşı ayni dili, mesaj dilini kullanmak gerekecektir. Zaten böyle üstü kapalı  ifadeleri yorumlarken yanılgıya girip yanlışların içine düşme olasılığı da vardır. Dolaysı ile, mesaj dilini kullanırken iyi bir yorumcu olmak gerekir. İyi bir yorumcu olmak için iyi bir gözlemci olmak gerekir. Çünkü iyi bir gözlemci bazı şeylerin doğasına daha kolay vakıf olur, ifadelerin yorumlanmasında daha az yanılgıya düşer. Doğayı tanımak, her şeyin doğasına vakıf olmak mesaj dili açısından ayrı bir önem arz eder. Zira, canlı ayni zamanda doğanın bir parçasıdır, ve ancak onu dayanak yaparak canlılığını ayakta tutabilir, ve dolaysı ile, ona   bağımlıdır. Bu bağımlılık onu bazı açılardan makineleşmiş bir duruma sokar. Ondaki bu motorlaşmış, sabit özellikler bir yerde onun temel yapılarını, hatta kişiliğini de ortaya koyar. Kişi   doğal olarak doğacaktır, beslenecektir, yaşayacaktır ve ölecektir. Bunun yanında o kişi kıskanç da  olabilir, hoş görülü de. Saldırgan da olabilir, uzlaşmacı da. Meraklı da olabilir, ilgisiz de. Bu ve  buna benzer tüm özellikler, tüm doğal yapılar mesaj dili için birer iletişim aracı olarak kullanılırlar. Dolaysı ile, bir algılayıcı için her türlü belirti bir mesaj hüviyetine dönüşebilir veya  mesaj diline malzeme yapılabilir. Ama, bu belirtiler yalnızca doğadan da gelebilir, başka bir canlıdan da gelebilir, hatta kendisinden de gelebilir. Yalnızca kalçaları çok güzel olan çirkin bir   kadın hep dar pantolon giyer. Bununla kişi - ben de güzelim - mesajını hem çevreye, hem de  kendine vermeye çalışır.

Doğal yapıda algılayıcıya olağan dışı gelen her şey bir mesaj verebilir. Ama aslında,  doğal yapı bir kaynağın nitelik, nicelik ve muhteva belirtilerini yansıtır yalnızca. Ama, bunlar bir   mesaj olarak algılandıklarında tıpkı canlı iletişimde olduğu gibi bir canlıyı harekete geçirebilir,  onda bir bilginin veya inancın teşekkül etmesine neden olabilir. Onda bir arzu, bir sevgi, bir  korku, bir saygı yaratabilir; acıma hissini harekete geçirebilir, sıkıntı yaratabilir. Onu tahrik    edebilir; öfkelendirebilir, kızdırabilir, dengesini bozabilir. Aslında, insanoğlu bu tür mesajlardan  kaçmaya, kurtulmaya da çalışmıştır. Özellikle bilimsel araştırma ve yaklaşımlarla böyle   mesajların temellerine, gerçeklere doğru açılmaya çalışmıştır. Ama, bundan herkesin ayni    ölçüde nasiplenmesi mümkün değildir. Dolaysı ile, doğal hadiseler bazen ilginç mesajlar  üretebilirler. Üst üste gelen aksilikler kişiye uğursuzluk mesajı verebilir; kişide uğurlu, uğursuz   günler, aylar, yıllar, sayılar türetebilir. Kişide bir Tanrı şekillenmesi ortaya çıkarabilir. Öyle ki; kişi ona hayali isimler verir, hayali icraatlar yakıştırır, hayali vasıflandırmalar yapar. Özellikle  bilimsel eğitimden ve bunun yanında bilime saygılı bir din kültüründen de uzak kalmış kişilerde böyle hayali yakıştırmaların daha kolay ortaya çıkacağı açıktır. Aslında sahte mesajların gücü bir yere kadardır ama bu güce karşı koymak pek de o kadar kolay değildir. Sık, sık tavla oyunu oynayanlar iyi bilirler; bazen karşınızdaki oyuncu sanki devreden çıkmış da tüm kumandayı  zarlar ele almış gibi gelir insana. Sanki zarlar kıs, kıs gülüyor gibidir size. Karşı tarafa en uygun, size en uygunsuz zarların peş peşe geldiğini görürsünüz. Böyle bir durumda şanssız kişinin sinirleri tam tepesindedir. O an kişi zarları çiğ, çiğ yiyecek durumdadır. Ama aslında her zarda  altı rakam olduğuna göre her birinde birden altıya kadar her türlü rakamın gelme olasılığı her  zaman vardır. Ama bunun yanında, bilmek durumundayız ki; tesadüflerin gücü bir yere kadardır. Üst üste on defa, yirmi defa güzel zar atmak pek mümkün olamaz. Bir yerde tesadüfler terse  geçecektir.

İnsan küçük yaştan itibaren hem başkaları ile hem de kendi kendisi ile mesajlı veya  mesajsız devamlı bir iletişim içerisinde olur. Kendine ait özelliklerinden doğru veya yanlış bir  kısmını tanımıştır, diğer bir kısmını ise belki de hiç tanımamıştır. Bunların içerisinden fiziksel  yapısı ile kişinin tanışık olması kolaydır. Zira fiziksel yapıyı beş duyular açıkça ortaya koyarlar. Kel, kör, topal olan bir kişi kendini bu vasıflardan kolayca soyutlayamaz. Ama yine de, bayanlar    kendi yaşlarını veya bazı çirkin taraflarını görmemeyi başarabilirler. Kişinin kendi ruhsal yapısı ile tanışık olması ise bu kadar kolay olmaz. Zira bu özellikler daha zor teşhis edilebilirler.  Dolaysı ile, tanınmama ihtimali veya baskı altında kalma olasılığı daha yüksektir. Korkaklık,  cesaret, menfaatperestlik, fedailik, kalleşlik, mertlik, sapıklık gibi kişi özellikleri belki  abartılabilir veya hiç tanınmamış olabilirler. Zaten gerek ruhsal, gerekse şuursal yapı özellikleri adeta bir lastik gibidir; ne yana çekersen o yana giderler. Bir sürükleyici lider bir topluma - üstün  ırksın - mesajı vererek ona hayali belirli bir vasıf  kazandırabilmektedir. Şuursal yapının  tanınmasında da buna benzer yaklaşımlar görülebilir. Kişi belirli bir çevreye sahiptir; çevresi ile bağ kurduğu ortak yanları vardır. Belirli bir geçmişi, tecrübeleri vardır. Onda beş duyuların  hakimiyeti yüksektir veya kişi Mantık dışına kayıktır. Gelişigüzel, dağınık hedeflere sahiptir veya birbirlerine bağlı, zincirleşmiş hedeflerin peşindedir. Kontrol altında tutabildiği, faydalandığı  veya esiri olduğu çeşitli alışkanlıkları vardır. kişi irade sahibidir veya zaaf sahibidir. Bütün bu   özellikler kişinin şuursal yapısını teşkil ederler. Bu özelliklerin de belirtileri ruhsal yapıda olduğu gibi daha gizemli olabildikleri veya daha fazla yoruma muhtaç olabildikleri için bir şekilde  mesaj haline dönüşebilirler. Nasıl ki yanardağ patlamasında tehdit edici bir mesaj alınabiliyor ise  bir kişi kendini bir ilah gibi de görebilir veya değersiz biri gibi de görebilir. Hele bir de çok yağcı kişiler etrafını çevrelemiş ise kişinin ilahlığı iyice tescillenmiş olur. Artık kişi Allahçılık oyunu  oynamaya hazırdır. Kişi kral ise secde etmeyenler çok büyük günahkardırlar. Polis ise her  tutukluya kesin suçlu gözü ile bakar ve ona göre muamele yapar. Hakim ise sanığı hiç konuşturmaz, o kararını önceden vermiştir. Asker veya müdür ise maiyetinden kral muamelesi bekler. Öğretmen ise onun gözünde öğrenciler tembel, işe yaramaz, değersiz birer yaratıktır.Tabii    bütün bunlar algılanan mesajlarda yanlış teşhis veya yanlış yorumlardan kaynaklanırlar. Bazı  hallerde ruhsal arzular ile bedensel arzular biribirlerine karışabilirler. Acıkma hissi sigara içme  arzusu ile tatmin edilebilir. Bu bakımdan bir kimsenin kendi kendini tanıyış biçimi mesaj  yorumunda yanlış sonuçlara gelmemek bakımından çok büyük önem arz eder. Şuurun bilinç  düzeyinde şekillenmiş olan kendi biçimi yanlış da olsa, doğru da olsa fark etmez; kişinin o  şekildeki biçim doğrultusunda yönleneceği de açıktır. Bir kişi esasta çok korkak olabilir. Ama, o  kişi bunun tam tersi çok cesur olduğuna inanıyor ise bir şekilde haklılık payının olacağını kabul  etmek gerekir. Zira, o kişi cesur olduğunu kanıtlayıcı biçimde kendini yönlendirmiş, hayali de olsa bir yönde güç sarf ediliyor demektir. Ama, yine de o kişide bir dengesizliğin mevcudiyeti   söz konusudur. Zira, bu kişi ne de olsa zaman, zaman belki kendisinin de göremeyeceği korkak  davranışlar sergileyebilecektir. Dolaysi ile, kişinin görmüş olduğu eğitim, görgü, yetişme tarzı  ve  çevresi onda kökleşmiş bazı arzuların, alışkanlıkların, inançların teşekkülünde önemli birer   etken olurlar. Kişinin kendini teşhiste veya diğer algılamalarda gelen uyarıların ancak bu  teşekküllerin süzgecinden geçerek bilinç düzeyine çıkabileceği açıktır. Tabii, işin içine fiziksel yapı ve ruhsal yapısı da girdiğinde mesajların teşhisi, algılanması ve deşifresi daha da karmaşık hale gelebilir. Dahası; kişi kendini teşhis ederken bazı yönlerini başkalarından gizleme ihtiyacı da  duyabilir. Böyle bir durumda kişinin kendini gizlenmiş hali ile kanıtlamak çabasında olacağı  açıktır. Gerçi gizleyebilmek de ayrı bir hüner ister. Böyle bir durum çeşitli karakterlerin ortaya çıkmasına zemin hazırlar. Gizlenmeyi pek sevmeyenlerin başkalarının aleyhte malzeme olarak  kullanabileceği tüm zaaf ve zayıf tarafları meydandadır. Bunlar genelde yasak, ayıp ve günahlara  resti çekmiş gibidirler. Kurnaz olma çabası içinde olanlar da gizleyebildiği ölçüde kendini dış  dünyadan gizler ama kendilerini kendilerinden gizleyemezler. Mertliğin hiç dert edilmediği   yapıya sahip kişiler de vardır. Bu tiplerde zayıf taraflar, zaaflar tamamen gizlenmiştir; kişi   başkalarına karşı çok farklı bir yapı sergilemektedir, güçlü taraflarını aşırı derecede  abartmaktadır. Bazıları da kendini tanımakta çaba sarf etmezler, cahil kalmakta ısrarcıdırlar. Bütün bunlardan anlaşılacağı üzere insanın kendine ve başkalarına karşı bilinçli olmasının   sağlıklı bir iletişim için ne kadar önemli olduğunu ortaya çıkarması bakımından büyük önemi  vardır. Mesaj üretebilme ve algılama yeteneği bir kimsede şuursal yapı ve bilinç seviyesinin  yüksekliğini gösterir. Bu yönde yüksek yeteneklere sahip olabilmiş kişilerin sanatçı bir yapısı vardır genelde. Yetenek bakımından fakir olan kişiler ise genelde fanatik olmaya yatkındırlar. Mesaj; zaten bilinç altılar arasında tesis edilmekte olan bir iletişim şeklidir. Bir ölçüde başı boş,  insanın üst beninden müstakil olarak oluşmuş ifadelerdir. dolaysı ile, bir insanın kendini, kendi  temel özelliklerini tanıyor olması veya olmaması ayrı bir önem arz eder.

Bir algılayıcının nazarında bütün varlıklar temelde bir mesaj üretirler; bütün varlıklar - ben de varım - demektedirler. Ta ki; varlığın veya olgunun cansızlığı ortaya çıkana kadar bu mesaj, üstü kapalı bir şekilde canlılığını sürdürür. Peri bacaları hakkında hiçbir bilgisi ve görmüşlüğü olmayan bir kişi bunlarla ilk defa karşılaştığında onları bir esere bakar gibi inceler. İlk anda o esere canlı birilerinin şekil verdiği zannındadır. Görülen şeklin tesadüfen meydana  geldiğinin bilincine erildikten sonra algılanan şey mesaj hüviyetini kaybeder. Bitkiler de - ben   de varım - mesajı verirler ama onlarda gizemlilik ve mesaj hüviyeti kalıcıdır. Herhangi bir esere  baktığımızda da onun canlılığını kolay yakalarız. Dolaysı ile, canlısı bir şekilde açığa çıkmış olacak olan böyle eser yapılar mesaj değil de gerçek bir ifade üretirler. O eseri yapan kişi - ben  de varım - ifadesini gerçek olarak kullanmıştır. Bir heykelin görünüşü, bir binanın biçimi, bir alet  edevatın maksadına uygun şekli veya çalışması, estetiği olan bir resim veya müzik, işin içinde  veya temelinde bir canlının varlığını açıkça ortaya koyar.

İlkel yaşamda iletişim pek fazla gelişik değildir. İletişim tesis etmek için özel bir çaba  sarf edilmez. Burada yalnızca tabiatına uygun bazı basit mesajlı iletişim şekillerine rastlanabilir. Bir yavru annesinden yiyecek koparmak istediğinde ağzını açıp sabırsızca yalvarma sesleri  çıkarır. Bir köpek de sahibinden yiyecek isterken ayni yalvarma ifadelerini ortaya döker. Dilenci de ayni şeyi yapar. İlkel yaşamda güç gösterisi de büyük önem taşır. Başı büyüterek yüksekte tutmak bir güç ifadesidir. Bedeni irileştirmek de öyle. Buna mukabil kaçmak döğüşmek için   zayıflığın kabulü anlamına gelir. Bağırarak saldırma - ölümüne kavgaya hazırım - ifadesi verir. Hakimiyetin bulunduğu taraf daha tok seslidir, daha parçalayıcıdır. - saldırırım - mesajları genelde gard alınarak verilir. Gözler sabitleşir, ağız açılır, dişler gösterilir, tehdit edici sesler  çıkarılır. Gard almak ile -

ben senden güçlüyüm - iddialı mesajı verilmiş olur. Belki de işin  içinde blöf de vardır. Ama, diyebiliriz ki; iddia ilkel iletişimin ABC si gibidir. Dolaysı ile, her saldırının temelinde bir iddia yatar. Açık, açık saldırıya geçen insan da ayni şeyi yapar; saldırı  esnasında bağırır, küfürler savurur. İlkel yaşamda iddiaya gerek duyulmadan çözümlenebilen    eylemlere de rastlamak mümkündür. Örneğin, yavruların eğitilmesinde ortaya çıkan yaptırım   isteğinde yapılması istenen eylem bizzat yapılarak gösterilir. Eylem üst üste tekrar edilince istek   ortaya çıkar, karşı tarafın bunu taklit etmesi beklenir. Uçmasını, yüzmesini, avlamasını, öğreterek yapmasını istemek bu tür mesajlı iletişimlerle sağlanır. Münasebetlerde çiftleşme mevzubahis  olduğu zaman bir taraf ya saldırıya geçer, tecavüz eder veya bazılarında görüldüğü gibi önceden  kur yapılarak iletişim içine girilir.

Bilinçli veya kasıtlı olarak verilen bir mesajın temelinde mutlak bir maksat vardır. Dolaysı  ile, mesaj algılamada maksadın deşifresi de ayrı bir önem arz eder. Mesaj veren kişi bir bilgi, bir  açıklama iletmek istemiştir. Bir yerini bir yerlere özellikle göstermek istemiştir. Belki de, bir  yönüyle gizlenmek istemiştir de verdiği ifade veya mesajlarla birilerini zıt yönlere çekmek istemiştir. Kendinden emin olduğunu etrafa göstermek istemiş olabilir. Keyfini, sevincini, haz   duygusunu bir yerlere özellikle göndermek istemiş olabilir. Bir şeyi doğru bulduğunu, karşı   taraf ile mutabakat içinde olduğunu ortaya koymak istemiş olabilir. Taktir veya hayranlık içinde    olduğunu belirtmek istemiş olabilir. Doğru bulmadığını ifade etmek istemiş olabilir. İlgi  duyduğunu, hayret veya merak içinde olduğunu belirtmek istemiş olabilir. Kinini, nefretini  ortaya çıkarmıştır; öfkesini veya kızgınlığını püskürme arzusu içinde olduğunu göstermek   istemiş olabilir. İddia içinde olduğunu, kavgaya veya yarışmaya davet ettiğini göstermek istemiş olabilir. İlgisiz, değer vermiyor, adam sıfatına koymuyor ifadesini ortaya koymak istemiş olabilir. Veya tam tersi bütün bunları gizlemek istiyor olabilir. Tabii, bütün bunlar üstü kapalı olarak, bir  mesaj hüviyeti ile verildiğinde işin içinde tam bir kesinlik olmadığından, açık seçik bir ifade niteliği taşımıyor olacağından mertçe bir yaklaşımdan bir şekilde uzaklaşılmış sayılır. Dolaysı ile mesajlı bir iletişimde çoğu zaman mertlik aranmaz. Zaten bu yüzden kişiyi suçlamak hem kolay olmaz, hem de verilen mesajın inkar edilebilme olasılığı da vardır. Şayet, mesajın niteliğinde bir  saldırı fark ediliyor ise saldıranın cesaretten yoksun olduğu, dolaysı ile, böyle üstü kapalı bir  yola başvurmuş olduğu gerekçesi ile fazla da önem arz etmez.

Mesaj algılamada bütün belirtiler ayrı, ayrı değerlendirilir. Verici iridir, şişmandır, uzundur veya sıskadır, zayıftır; dolaysı ile, ilk bakışta karşı taraf güçlü veya güçsüz olarak da  algılanır. Şekil, renk, tüy yapısı bakımından, neşrettiği koku bakımından, gençliği veya yaşlılığı bakımından mesaj veren cezbedici veya tiksindirici, iştah açıcı veya kapayıcı olabilir. Bütün  bunların etkisi ile o canlı gurur veya kompleks mesajları da üretebilir. Canlı fizyolojik bir ızdırap   içinde olduğu zaman da bir şekilde ifade üretir. Şiddetli bağırış, inleme, çığlık veya kıvranmalar  ile bir kurtarıcıya yalvarış mesajları üretebilir. Gözler de mesaj üretebilir. İri göz meraklılığı,  küçük göz sinsiliği çağrıştırır. Gözler kızmışlık, korkmuşluk, üzülmüşlük, sevinmişlik mesajları   da verebilir. Korkulu gözler kaçamak bakışlıdır, kızgın gözler ise sabit ve direkt bakışlıdır.

 

 

 

                                                  M E S A J    V E    İ N S A N

 

 

İnsanlar arasında tesisedilmiş olan iletişimçok daha yüksekdüzeyde birbilinçlilik sergiler. Bu bakımdan çok daha gelişiktir, çok daha ayrıntılı bir yapıya sahiptir. Diğer canlılarda olduğu  gibi basit iletişim şekilleri insana yetmemiş, kavramları sembolize ederek hem daha pratik, hem  daha fazla hakimiyet sağlayabilen bir iletişim şeklini, konuşma lisanını ortaya çıkarmıştır. Şayet, böyle bir yola gitmeseydi insan bu günkü ölçüde gelişmiş de olamazdı aslında. Çünkü iletişim gelişmenin ana itici gücüdür. Tabii, değişim ve gelişme hep sürecek, sürdürülecektir. Zira, şu  anda bile mevcut iletişim şekli ve imkanları ona yetmemektedir, daha da fazlasına ihtiyacı var  onun.

Toplumsal yaşam ilkel yaşamdan çok farklıdır. Kabul görmüş kuralları; ayıpları, günahları, yasakları vardır. Taktir edilen, aferin gören veya gıpta edilen, hayranlık gören, hayalleri süsleyen ortak değerleri vardır. Toplumdaki bir birey bu değerler, kurallar ve yasaklarla dizginlenmiştir veya kendi kendine bunlarla bağdaşık ve alışık haldedir. Buna göre bireyin şuur  yapısı; dolaysı ile, anlayışları, görüşleri, inançları, alışkanlıkları ve arzuları bir şekilde toplumun etkisinde kalarak biçimlenecektir. Böyle bir sonuç toplumda ortak bir şuurun ortaya çıkmasına    neden olur. Toplumsal bir iletişimde bu ortak şuurun müşterek bilinci resmiyet kazanır. Bu yüzden konuşma dilinde çizilmiş olan çerçevenin dışına açık, seçik çıkılması pek hoş  karşılanmaz. Ama buna rağmen insan ilkellikten tam olarak kopuk da değildir. İnsan ayni zamanda bencil bir yaratıktır; kapmayı, kapışmayı, yarışmayı sever. Bazen saldırır, tehdit eder. Tıpkı bir hayvan gibi sevişir, koklaşır, oynaşır. Bunlara ilişkin ortaya çıkacak iletişim tarzı  genelde resmiyetin dışına itilmiştir. - dışkı boşaltım yeri - dediğinizde resmiyeti bozmuş olursunuz. Bunun yerine insan hela demiş olmamış, yüz numara demiş yine olmamış, WC demiş   bir şekilde ifadenin üstünü kapatmaya çalışmıştır. Burada görülecegi üzere toplum ilkelliği   iletişimde de dışlamaya çalışmaktadır. Aslında, insan ilkel yönlerini gizlemeye çalışarak bir şekilde kendini gizlemeye çalışmaktadır. Dolaysı ile, ilkel münasebetlere veya kavramlara dayanan iletişim  hep resmiyetin dışına itilir. Örneğin; hiç kimse karşı cinstekilere açık, açık -  ben sizlerle sevişmek istiyorum - demez. Veya hiç kimse açık, açık - hep bana rabbena - demez.  Ama yine de ilkel yaşam bir şekilde devam eder.Ve bu sahada da iletişim kurma ihtiyacı bir şekilde ortaya çıkacaktır. İşte, burada mesaj dili imdada yetişir. Zira, mesajlı bir iletişim ilkel tarafta da rahatlıkla kullanılabildiği gibi mevcut resmiyeti de bozmaz. Çünkü bu usülde mesaj  verenin ne dediği tam belli değildir, anlam algılayıcının yorumuna bırakılmıştır. Yorumun doğrulanabilmesi vericinin tasdikine bağlıdır. Ancak, böyle bir şey pek vuku bulmaz. Ayrıca,  mesajlar insanın ilkel yönlerini rahatlıkla gizleyebilir, vericiye ifadeyi inkar edebilme avantajı   sağlar, kişiyi iletişimde ayıp, günah, yasak gibi kuralların hışmından da korur. Dahası, mesajlar  vasıtası ile birilerini başka kanaatlere saptırmak çok daha kolaydır. Son model, pahalı bir  otomobil ile dolaşırken çevreye zenginlik mesajları yaydırılır. Karşı cinstekilere arzulu gözlerle bakarak bir çeşit mesajlı bir iletişim sağlanır. Özet olarak diyebiliriz ki; iletişim sağlamada yalın  konuşma lisanı ile birlikte kullanılmakta olan mesajların da çok önemli katkıları vardır.

Topluma adapte olmuş olan herhangi bir insanın bilinci hem kendi şuurunun diğer bölümleri ile, hem toplumun müşterek bilinci ile, hem iletişim kurduğu diğer canlıların veya fertlerin bilinci ile, hem de doğal yapı ve olaylarla baglantı halindedir. Diğer taraftan doğal yapı  ve olayların gizemli yanları ile de, iletişim kurduğu diğer canlıların veya fertlerin bilinç altları ile de, toplumun müşterek bilincinin dışladığı taraflarla da bir şekilde bağlantı halindedir. İyi veya kötü, insan bütün bunlara karşı bir gözlemleyici olabildiği gibi ayni zamanda mesajlı veya  mesajsız onlarla da iletişim içerisine girebilir.

İnsan son derece gelişik bir canlı olduğundan, her an her davranışından, duruşundan bir   anlam çıkarmak gerekir; her an bir mesaj verir. Bir defa her an - ben de varım - mesajını güçlü bir şekilde veri. Hatta bu mesajın verilmesinde ayrı bir çaba bile sarf edilir, mesajın gücü abartılı bir  şekilde arttırılır. Bir çocuk çocukluğunu her haliyle sergiler ama o da çoğu zaman - ben de varım - der. Onu hiç kimsenin adam sıfatına koymayıp kendinin dışındaki mevzuların konuşulduğu bir ortamda tüm dikkatleri kendi üstüne çekebilmek için çocuk var gücü ile çaba sarf eder.  Konuşanların sözlerini keserek olmadık sorular sormaya kalkar, olmadık isteklerde bulunur,  herkesin görebildiği şekilde ortalığı karıştırır. Ağlamak için bahane bulduğunda fırsat bu fırsat  diyerek uzun, uzun ağlar. Bazen büyük bir insan gibi büyüklerin ayakkabılarını giyer, yüzüne gözüne boyalar sürer - ben de varım - der. Tabii, çocuk bu silahları muvaffak olabildiği veya  olabileceği ölçüde kullanır. Bazı hallerde de çocuk taktir göreceği şeyleri keşfetmiştir. O yönde  çaba gösterir, - ben de varım - ın güçlü mesajını verir. Ayni mesajları büyükler de çeşitli  şekillerde verirler. Değişik, frapan, dekolte giyinir - ben de varım - der. Farklı bir kılık sergiler  ayni mesajı verir. Kişi çok konuşur, başkasına fırsat tanımaz veya konuşmalarda hep araya girer - esas ben varım - der. Hep kendini yüceltici, övücü şekilde konuşur ayni mesajı verir. Yabancı kelimeleri sıkça kullanarak da ayni mesajı vermeye çalışır. Konuşma lisanında böyle mesajları   verirken insan ses ve mimiklerden de yararlanır. Kelimelerin kullanımında yapılan vurgular sertleştikçe, kafiyeli kelimeler seçildikçe, konuşmaya nağme katıldıkça mesaj güçlenir ve daha  süslenmiş bir sofra gibi kabul görür. - Ben de varım - gösteriş sergilenerek, hava atılarak da  çevreye yayınlanabilir. Şaşaalı bir düğün yapmak, çok gösterişli, pahalı bir yaşam sergilemek, herkesi geçebilen bir otomobili hızlı kullanmak, patinajlı kalkışlar yapmak, kuralları hiçe sayarak   pervasız bir karakter sergilemek gibi eylemler de - ben de varım - mesajını güçlendirmek için gösterilen büyük çabaların göstergeleridir. Alaylı davranış ve konuşma da böyle bir çabanın  varlığını ortaya koyar. Aslında, böyle bir şey sergileyen bir kişi - ben de varım - dan ayrı olarak - sen de varmıydın - mesajını da eklemiş olur. Şayet mesaj, saldırı belirtilerini de ihtiva ediyorsa - sen de kendini var mı zannediyorsun - ifadesine dönüşür. Bu tür örneklerden görüleceği üzere  saygı görmek için her insanın aşırı abartılı olmamak kaydı ile bir şekilde - ben de varım -  mesajını vermeye, yaymaya hep ihtiyacı olacaktır. Saç, baş dağınık, pejmürde kıyafetler içinde  iken güçlü bir şekilde - ben de varım - mesajının verilmesi doğal olarak güçleşecektir. Bunun  gibi kötü geçmişi olanlar, zaafları olanlar, güçsüz kalanlar da - ben de varım - mesajını verirken   biraz zorlanırlar. Abartılı mesajlar yayınlanırken ifrata kaçılmaması gerekir. Aksi taktirde kişinin vermek istediği mesaj gizemliliğini kaybeder, ifade daha açık hale gelir ve kişi gülünç duruma düşer. Ne de olsa, mesajlı bir iletişimin de kendine göre bazı kuralları vardır. Hava olsun diye şaşaalı düğün yapılan bir yerde etrafa paralar savruluyor ise sonradan görmüşlük mesajlarını da ortaya döktüğü için hedefin dışına taşılmış olur.

Her mesajın temelinde varılmak istenen bir hedef vardır. Kişi - ben de varım - veya - en  büyük ben, başka büyük yok - derken de böyle bir hedefi saptamak mümkündür. Hedef ne kadar  bariz ise mesaj iletmek için kişi o kadar fazla gayret içindedir. Böyle maksatlı bir mesajın yerli  yerine ulaşması için her yolu deniyecektir. Bu iş için kişinin başvuracağı ilk şey muhataplarının   dikkatleridir. Zaten bir mesajı vermenin en basit yolu ilgi çekmek veya yoğun bir dikkat toplamakla gerçekleştirilir.Bunun için başkalarının arzuları, alışkanlıkları, korkuları, zaafları ve merakları harekete geçirilir. Bunların karşılığında da kişi bütün kapıların kendisi için açılması  temennisindedir. Böylece kişi meraklı zihinleri bir yöne çekebilir. Taktir toplayabilir, hayran  bırakabilir, gıpta ettirebilir ve böylece de saygınlık kazanabilir. Kıskandırabilir veya kişilerde   yenilmişlik, aşağılanmışlık duygularını su yüzüne çıkartabilir ve bunun sonucunda da  karşısındakine -sen yoksun, ben varım - mesajını tasdik ettirmiş olabilir.

Zor duruma düşmüş bir hayvan problemden kurtulabilmek için çare arar. İnsan da  böyledir. Ancak, hayvanlarda sebep arama özelliği pek yoktur. İnsanın yapısında bu vardır.  Sebebini izah edemediği, tanımadığı veya doğal bulmadığı herhangi bir şeye karşı da genelde   merak içinde olur. Dolaysı ile, insanın merakını harekete geçirmek çok kolaydır. Merak ettiği bir  şeyin bulabilmişse sebebini bulabilmiştir. Bulamamış ise fazla oyalanmadan ya kendisi bir sebep yakıştırır; ki böylece o yönde belirli bir inanca, hem de iddialı bir inanca sahip olur ve dikkati de  artık o inanç üzerinde iyice yoğunlaşmış olur. Kişi bir sebep yakıştıramaz ise onda bir merakın doğuşuna neden olur. Böylece meraklar giderek kemikleşmiş hale gelebilir.

Her insanın kendi şahsına münhasır özellikleri onda farklı karakterler meydana getirdiği  gibi merakları da farklı, farklı yönlerde gelişir. Dolaysı ile, merakları bakımından fertleri çeşitli   sınıflara ayırabiliriz. Her şeye hayali sebep yakıştıran, her merak uyandıracak şeyi inancı ile   çözmüş sayan tiptekiler gelişmesi muhtemel tüm merakları peşin, peşin nötralize ederler. Bunların ilgilerini, dikkatlerini merak yönünde çekme yerine onların alışkanlıkları, arzuları ve korkuları yönünde çekmek daha kolay olacaktır. Zaten bu sınıftakilerin ilgileri daha çok maddi  çıkarlar yönünde gelişik olur genelde. Ağır hayat şartları, aşırı mücadele gibi faktörler  merakların yeterince gelişmesini engelliyebilir. Bu gibi insanlarda dikkat daha çok problemler üzerinde yoğunluk kazanmış olur. Bütün bunlardan anlaşılacağı üzere; ihtiyaçların, çıkarların,  problemlerin alışkanlık, arzu, zaaf ve korkuları şekillendireceği ve merakların da bunlara paralel gelişeceği açıktır. Kişi fakirdir; zenginlerin yaşantısını merak eder. Aslında, insan temel yapı     olarak çözmeye, araştırmaya, sebep bulmaya yönelik biçimde merakları gelişir. Ancak, yukarıdaki faktörler işin içine girince gelişen meraklar olmadık yönlerde kendini gösterir. Kimi  insan başkalarına karşı çok meraklıdır; başkalarının yaşam tarzları, düşünceleri, başkalarının  gizli yönleri, özel hayatları ve açıkları ile ilgili bilgileri elde etmek, öğrenmek için can atar. Adeta, kendi hayatını değil de o başkalarının hayatlarını yaşar durur hep. Bu gibilerin ilgileri  gösteriş yapılarak, hava atılarak veya farklı bir davranış sergilenerek kolaylıkla çekilebilir. Kimi  insan oyun oynamaya, yenişmeye meraklıdır, kimi insan kumara merak sarar. Bazıları spora   meraklıdır. Kimi insan bedavaya, avantaya, havadan kazanmaya adamış gibidir kendini; dolaysı  ile zahmetsiz ve aşırı kar getirecek her tür işlere çok meraklıdır. Bazı insan antikaya, kimi sanata,    kimi elektroniğe, kimi makinalara karşı yüksek merak içindedir. Bazılarının tüm ilgisi cinsel  konularda yoğunlaşmıştır. Genç yapılar değişik yerler veya değişik şeyler görmeye, macera    yaşamaya meraklıdır. Aşırı değişiklik merakı bazen kişiyi sigara, alkol, hatta uyuşturucuya   kadar götürebilir. Büyü, fal, cin, peri gibi doğa dışı hayali yapı ve olaylara karşı bazı kişiler aşırı  ilgi duyarlar.

Mesaj vermede ilgisini çekmek yalnız başına bir hedef değildir. İlgi bir mesajı kolayca  yayınlamak için bir araç olarak kullanılır. Ama yine de, küçük çocuklar oyunu daha ilkel  oynarlar. Bunlarda ilgi çekmek öncelikle ön plana çıkabilir, ana hedef sonradan aranır. Az  gelişmiş yetişkin insanda da ayni tür davranışı görmek olasıdır. O da ortada hiçbir hedef yokken   yalnızca ilgi çekmek çabası içerisinde olabilir. Belki de garip modaları yaratan şey de bu tür  davranışlardır. Kasitli bir şekilde yırtık dizli pantolon giymek, buruna halka takmak, saçlara  alışılmadık bir biçim veya renk vermek gibi. Bütün bunlar kişiye hiç mi fayda getirmez? Belki getirebilir, belki getirmez, ama anlaşılıyor ki bu tür eylemlerle dikkat çekmek için çok büyük gayretlerin sarf edildiği de açık seçik görülür. Bu tür eylemlerle kişi ortaya tamamlanmış bir  ifadeden ziyade ifadesi tamamlanmamış, herkesi merakta bırakan bir mesaj yayınlamaktadır.   Belki de kişi böylece kendini rahatlamış addedebilir. Aslında, merakların fertleri rahatsız edici yanları da vardır. Şöhret sahibi bir kimse sıradan bir insan gibi keyfince dolaşamaz. Bol kürüm  harcama yapan bir kişinin gelir kaynağı merak edilir. Yalnız yaşayan kişi her yönü ile merak uyandırır. Kişi ne kadar kendini veya özelliklerini meraklı dikkatlerden kaçırmaya, gizlemeye   çalışsa da baskıdan kendini kolay kurtaramaz. Özellikle kişinin geçmişi, gelmişi, mal varlığı, mesleği, milliyeti, inançları başkaları için, küçük yerleşim birimlerinde daha da güçlü olmak   üzere merak konusu haline gelebilirler.

İlgi çekmenin bir diğer yolu da; kişinin arzuları veya kaçındıkları, korkuları ve zaafları,  alışkanlıkları harekete geçirilerek dikkatin bir yerde yoğunlaşması sağlanır. Bunların her biri   kendi başına kişiyi yönlendirebildiği gibi biribirlerini de etkileyebilir ve doğurabilirler. Tabii,  kişinin ihtiyaçları bunların ortaya çıkmasında ana itici güç görevi yaparlar. Kişinin fizyolojik ihtiyaçları, sosyal ihtiyaçları, alışmışlıktan kaynaklanan ihtiyaçları etken olabildiği gibi haz  ihtiyacının da önemli bir rol oynadığını görürüz. Dolaysı ile basit olarak ilgi toplayabilmek için  karşı tarafın yalnızca ihtiyaçları ele alındığında mesele bir yere kadar çözülmüş sayılır. Ama,  herhangi bir ihtiyaçla bağlantısı olmayan arzu, korku ve alışkanlıkların da kişide mevcut olabileceğini de göz ardı etmemek gerekir. Zira, insanın bilinç altı çok karmaşık bir yapıya sahiptir. Şuurun alt tabakalarında hangi akla hizmet etmek istediği açık seçik belli olmayan  arzular, korkular ve alışkanlıklar da müstakilen mevcut olabilir. Özellikle devamlı frenlenmiş  veya hiç erişilemeyip ısrarla ayni arzunun üstünde hep duruluyor olanlar bu yapıyı daha rahat  sergilerler. Cinsel arzular, mazoşist arzular, sadistçe arzular böyle bir yapının tipik belirtileridir. Böyle erişilemeyip devamlı üstünde durulan arzular kemikleşmiş hale dönüşebilirler. Bazı korku ve alışkanlıklar da zamanla böyle kökleşmiş hale dönüşebilirler. Böyle bir durumla ortaya çıkan   arzu kişiyi kolaylıkla hayal dünyasının içine itebilir. Gerçekten, bazı insanlar hayalinde yarattığı   dünyanın pek dışına çıkmak istemezler, bazıları korkularından kurtulamaz, bazıları kökleşmiş   alışkanlıklarının dışına çıkamazlar. Zira, kişi orada hayat bulur, orada moral bulur. Bu bakımdan,  mesaj dilinde arzular önemli bir yer tutarlar. Teşhis edilebildikleri takdirde bunlar vasıtası ile   ilgi çekilebilir, dikkatler yönlendirilebilir. Tabii, bir insanın arzuları var ise kaçındıkları,  tiksindikleri, nefretleri, kıskandıkları, korkuları ve zaafları da var demektir. Bütün bunların da   mesaj dilinde birer araç olarak kullanılabileceğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Mesaj dilinde alışkanlıklara paralel bir yapı dikkat çekmede kullanılabilir. Ama, olağan dışı veya alışmışlığın  dışındaki bir yapı ile daha da fazla ilgi çekilebilmektedir. Arzu, korku, zaaf ve alışkanlıkların harekete geçirilerek ilgiyi toplamak, dikkatleri yönlendirmek ayrı bir hüner ister. Bunun için çeşitli yöntemler uygulanır.Ya hatırlatma, anımsatmaya baş vurulur veya karşı tarafın arzu ve  ihtiyaçlarına yönelik cezbedici yemler ortaya sergilenir. Böylece kişinin iştahı kabartılır, bir beklenti içine girmesi sağlanır ve arzuları harekete geçirilmiş olur. Bunlarla sonuca gidilemez ise  tehdit edilerek korkular da harekete geçirilebilir. Konuşma lisanında kelimeleri ustaca seçmek, güzel benzetişler yapmak, nükteli veya esprili yorumlar sunmak, kelimelerde kafiye kullanmak  gibi süsleme çabaları da ilgiyi toplamada son derece etkili birer unsur haline gelirler. Ayrıca, ifadeye aktarılan güzel bir nağme, şiirsel bir yapı veya herhangi bir resmetme güzelliği de  dikkatin yoğunlaşmasında ayrı bir etki gücü yaratır.

İlgisi çekilmiş yoğun dikkatlerin bulunduğu bir ortamda mesaj iletmek artık oldukça kolaylaşmıştır. Ancak, yine de unutmamak gerekir; çekilen ilginin konu ile bağlantısı ne kadar  yakın olursa mesaj o nispette kolay iletilir. Aksi halde mesajın ana konusundan uzaklaşılmış   olunur. Bunu bazı reklam filimlerinde rahatlıkla gözlemleyebiliriz. İlgi çekmede bazen verilmek  istenen ana konunun çok dışına çıkılabiliyor. Fazla dikkat çekme telaşı ile dikkatin bir başka  yerde, hedeften çok sapmış bir yerde yoğunlaştırma hatası yapılabilmektedir. Böyle bir sonuçta  arzu edilen iletişim tam gerçekleşmemiş olur.

Sahip olunan iletişimin yüksekliği, beraberinde yoğun bir alişverişi de getirmiştir insana.   Haliyle, alışverişin olduğu yerde pazarlıklar da olacaktır, kumar da olacaktır, çekişme de. Böylelikle; insanlar biribirleri ile hiç bitmeyen bir satranç oyununu oynar dururlar. Oyunda  kimin kazandığı net olarak ortaya çıkarılmaz ise de bu durum fertleri doğal hiyerarşik bir   düzene de sokmuş olur. Dolaysı ile, toplumda her insanın tabana ve tavana olan mesafeleri  farklı, farklıdır. Fert bulunduğu bu yeri yaydığı mesajlar ile bir şekilde dışarıya aksettirir. Yenişmelerin en güçlü sonuç göstergesi olarak çoğu yerde para ve mal varlığı öne çıkar. Zira, kişi  bununla güç bulur, saygınlık kazanır, toplumdaki yetkisi artar. Ayrıca, kişi bununla her türlü  hizmeti ve yetenekleri satın da alabilir. Dolaysı ile kişi o ölçüde şahsiyet ve moral sahibidir.   Ancak, toplumda yetkilerin yalnızca para ile dağıtılmadığı kesimler de vardır. Ama kuru kuruya   bir yetki kişiye paradan daha fazla bir şahsiyet kazandıramaz. Şüphesiz, bilgi ve beceri de insana  bir ölçüde kişilik kazandırır ama, bunların para ile satın alınması her zaman için mümkündür. Hiyerarşik düzendeki yeri tayin eden diğer etkenler de vardır. Örneğin, kişinin geçmişi,gelmişi, mensubu olduğu çevre gibi faktörlerin de yer tayininde etkili olduğu görülür. Bunlardan aldığı    güç oranında şahsiyet sahibidir, aldığı utanç nispetinde de güç kaybına uğramıştır. Gerçi kişi  gücünü abartmaya, ayıplarını veya zayıf taraflarını diğer oyunculardan kaçırmaya çalışır ama  bunda tam bir başarı elde etmek her zaman kolay olmaz. Sonra, kişi çevreye yaydığı mesajların   hakkını da vermek zorundadır. Aksi takdirde kişi muhatapları karşısında alay konusu haline gelir. Pejmürde bir insanın ağzından çıkmakta olan düzgün cümleler çevrede nasıl hayret uyandırırsa,  tüylü şapkası ile, mercedes otomobili ile güç gösterisinde bulunan kişiler de alay konusu olurlar.

Hiyerarşik düzende bulunulan yerden hiç kimse tam tatmin olmuş saymaz kendini. İnsan hep daha büyük şahsiyet, hep daha fazla saygınlık peşindedir. Bu çabada özellikle fazla güç sarf etmeden, kolay elde edilebilecek saygınlık daha da cazip hale gelir. Haliyle bu durum iletişimde   kullanılan mesaj diline de yansımaktadır. Kolay saygınlık kazanmanın en kolay yolu sahte   mesajlar vermektir. Mesela, az konuşmak, laubali olmamak kişiye ilave bir saygınlık kazandırır. Ama bunun yanında, açık vermekten veya karşı tarafin şımarması halinde onunla başa çıkamama   korkusu içinde olan insanlar da ayni tavrı sergilerler.

            Mesajlarda yaşanan çekişmelerde veya oynanan oyunda daha fazla saygı koparmış olmak  için kişi ya karşısındakini alçaltma yolunu seçer veya kendini yüceltme yolunu seçer veyahut da  her ikisini de birden kullanır. Uzun zaman biribirlerini görmemiş iki kişi karşılaştıklarında  çaktırmadan biribirlerini sorgulamaya başlarlar. Genel olarak iş, güç ve edinilmiş olan mal  varlıkları merak konusu olarak sorgulanır. Aslında burada sorgulanan şey hiyerarşik düzendeki  son durumdur. Bu bakımdan, fertler arasındaki münasebetlerde saygı konusu hassas bir konudur. Hiyerarşik düzende iyi bir yer veya köşe kapmış olan bir kişi ihtiyacı olan saygınlığı fazla çaba sarf etmeden, rahatlıkla elde eder ve bulur. Ama diğerleri, özellikle genç kuşaklar bunu daha zor  bulur ve bunlar daha fazla açlık duyarlar. Bu kişiler bu yüzden eleştiriye hiç gelemezler, ayrıca  hatalarını gizleme yönünde özel bir çaba sarf ederler.

Her ne kadar yasalar karşısında ferdin saygınlığı genel anlamda eşit olacak şekilde tescilli ise de, kendi kendine kurulmuş olan hiyerarşik düzen farklılık arz edebilir. Hiyerarşik düzende  ebeveynler gözlerinin içine bakıla, bakıla tenkit edilemezler, bunlara karşı seviye alçaltıcı   mesajlar üretilemez. Ayni seviyedeki samimi olduğunuz bir arkadaşınıza belirli bir düzeyin   üzerindeki saygı mesajlarını verme zorunluluğunuz yoktur. Örneğin, ona karşı - ne haber - diye  hitap edebilirsiniz. Ama bir büyüğünüze karşı ayni eşitlik mesajını veremezsiniz. Daha önce hiç tanışılmamış birileri ile ilk defa münasebet içine girildiği zaman da karşıdaki kişilere uygun belirli düzeydeki saygı mesajlarının üretilmesi gerekir. Gerçi, her kişi kılık, kıyafet ve davranışları ile hiyerarşik düzeydeki yerini ortaya koyan mesajlar üretir ama, yine de o standart   saygı mesajlarını başkalarından bekler. Hiyerarşik konum yükseldikçe beklentiler o nispette  artar. Özellikle kişiler arasındaki seviye farkları beklentilerde önemli rol oynar. Bir patron, bir müdür veya bir temizlik işçisi arasındaki saygı beklentileri genelde düzeydeki yere göre değişir.   Toplumun resmileşmiş kesimlerinde saygınlık beklentileri hep olması gerekenden daha fazladır. Aslında beklenen saygınlık çoğunlukla bulunur da. Zira toplumun içinde yetkili kişilere aşırıya kaçan saygıyı göstermeye hazır çok insan bulunur. Haliyle , aşırı saygı gören kişi de lüzumundan fazla şımarır, ne oldum delisi olur. Devlet dairelerine işi düşenler bu durumu hep göregelmişlerdir. Görevlilerin gözünde iş bekleyenler şımartılmaması gereken birer mahluktur.  Bunu da, verdikleri mesajla dikte ederler. O sırada kendini ya uzun bir telefon muhabbetine  kaptırmıştır veyahut da diğer arkadaşları ile sonu gelmeyen konuşmalara dalmış gitmiştir. Böylece, kişilerin şımarması önlenmiş olur. Tabii bunun yanında, oraya gelenlerin içerisinde  görevli kişileri şahsına özel birer hizmetli sanarak onlardan çok fazla özveri bekleyecek ve o yönde yüzssüzce mesajlar üretebilecek kimselerin de var olabileceği unutulmamalıdır. Hiyerarşik düzende üst düzeylerde yer alan kişilerin toplumdaki yeri bir başka olur. Onların söylediği her söz ayrı bir önem kazanır, yaptıkları her davranış dikkatle izlenir.

Aslında, saygınlık alışverişinde çok daha dikkatli, çok daha hassas olmak gerekir. Bu  yöndeki mesaj üretmelerinde veya verilen mesajların değerlendirilmesinde sadece üste çıkmanın  etrafındaki bir kör döğüşünün içinde kalmak pek akıllıca olmaz. Bunun yerine verilen mesajlar uyarıcı olmalı, kişiyi kendine tanıtmalı, kendine getirmeli, kişiye bilgi vermeli, kişiyi olabildiği kadar gerçeğe doğru  yönlendirmelidir. Bu hedeflere tam olarak hizmet edebilmek çok kolay da  değildir aslında. Zira, her ayrı kişi için farklı türde bir mesaj üretim ve iletim şekli bulma zorunluluğu ile de karşı karşıya kalabiliriz. Örneğin; birine kibar davranırsın, karşılığında saygı görürsün. Ama bir başkası bunu yanlış değerlendirebilir, kibarlığı zayıflığın sembolü olarak    algılayabilir. Dolaysı ile, enseye göre traş yapmak zorunda kalınabilinir. Ama yine de mesajın geliştirici vasfının dışına fazla taşmamalıdır. Aksi takdirde kişileri yalnızca sahip olunan mal varlıkları ile değerlendiren bilinçsiz bir toplumun içinde kalmaya mahkum oluruz. Bu bakımdan  mecburuz, her yönde bilgimizi arttırmaya. Ki, uygun mesajlar üretelim, her kişiyle uygun  iletişim tesis edebilelim.

            Tabii, iletişimin algılama safhasında da mesajların iyi değerlendirilmesi gerekir. Zira,   mesajlar açık konuşma lisanındaki ifadeler gibi her şeyi açık, açık ortaya koymaz. Mesajın tam  tamamlanmamış, yarım kalmış bir ifade niteliği vardır ama gerçek bir ifadeye göre canlıyı etkileme gücü çok daha yüksektir. Bu bakımdan algılamada yanlış değerlendirme bir insanı çok    yanlış yönlere yönlendirebilir. Böyle yanlış değerlendirmeler bilhassa cinsel konulardaki iletişimlerde fazlaca yaşanır. Karşı cinsteki birinin az biraz samimi bir davranışını abartılı bir şekilde değerlendirebilecek çok insan vardır. Mesaj yorumlamada bu bakış açısı ile işe başlamak  gerekir. Takiben, bilinmesi gerekir ki; mesaj veren bir kişi ya iş birliği içerisindedir, ya   saldırganlık içindedir, ya da bir teklif veya istek içindedir. Algılanan mesaj bunlardan    hangilerini yansıtmaktadır? Bunların da teşhis edilmesi gerekecektir. Bunları teşhis etmek ilk  bakışta kolay gelir insana. Ancak, bunların gerisinde var olabilecek gizlenmiş olan art niyetlerin  de tespiti gerekecek ve haliyle bu da genelde güç olacaktır. Çünkü art niyet ve arzular mümkün olduğunca gizlenmiş olacaktır. Dolaysı ile, verilen her türlü mesaja ilk başta kuşku ile bakılması   gerekir, bir algılayıcı olarak. Örneğin, her düzgün görünümlü kişiye kesin adam sıfatı veremeyiz. İdealist konuşan birinin mutlak dürüst, kesin vatan sever olduğuna yürekten hükmedemeyiz.         Pür namus mesajlar veren kapalı kişilerin cinsel konulara aşırı hassas oldukları sonucuna  hükmetmek gerekir.

İşbirliği içinde olan kişiler genelde akılcı kişilerdir. Bunlar mesaj verirken varılması  gereken hedeflere birlikte çok daha kolay varılabileceği bilincine sahiptirler, o an için Mantıklı  konuşmaların ve davranışların saygılı birer tasdikçisidirler. İşbirliği mesajları veren bir kişi belki  iddialı bir özelliğe de sahip olabilir ama bu kişiler her şeye rağmen saldırı emarelerinden genelde kaçınır. Tabii, bu yapı ile işi sen, ben kavgasına götürecek ölçüde meydan okuma emarelerini de yansıtmaz. Kıskançlık emareleri mümkün olduğunca gizlenir. Şayet bu tür emareler mesajla  birlikte göz kırpıyorsa işbirliğinin ömrü kısa sürecek demektir. İşbirliğine yatkın olmak bazı   kimselerin genel karakteridir. Böyle insanlar çoğunlukla yardımseverdir. Başkalarına karşı son derece yakındırlar, her türlü insanla kolay ve rahatlıkla ilişki kurabilirler. Araştırmaya, gözlemlemeye ve bilimsel tartışmaya açıktırlar. Bütün bunların yanında, işbirliğinden özel bir  haz duymanın insanı bazı kötü sonuçlara da götürebileceğini göz ardı etmemek gerekir. Zira,         bu kişiler işbirliğinin hatırına  mantığı görmezlikten de gelebilirler. İyilik olsun diye rahatlıkla torpil yapabilir, lüzumundan fazla hoşgörüye de sahip olabilirler.

Saldırgan tipteki insanlar saldırıyı çeşitli sebepler dolaysı ile başlatabilir. Şayet saldırı açık, açık başlatılmış ise bunun mesaj hüviyeti yoktur, ifade tam tamamlanmış demektir. Buna  karşılık saldırının sinsi, gizlenmiş biçimi de vardır. Bu ise mesajlı bir iletişim ile sağlanır. Saldırı      ile birlikte ezme, ezilmenin kavgası verilir. Sen, ben kavgası verilir veya kapışmanın kavgası  verilir. Bunların dışında saldırma işlemi sırf zevk için de yapılabilir. Sadist ve sapık kişiler   saldırırken özel bir zevk duyarlar. Hatta, bazı tipleri eziyet görmekten bile haz alırlar. Bütün  bunların gizlenmiş bir şekilde, mesaj yolu ile verilmesi de mümkündür ve olagelmektedir. Şayet kavga açık, seçik yapılıyor ise saldırı ifadeleri netleşmiş olur, istekler, temenniler pervasız ve  yüzsüz bir şekilde karşı tarafa gönderilir. Ki bu durumda, mesajlı bir iletişimin dışına çıkılmış demektir.

Toplumsal bir yaşamda hukuk kuralları ve gelenekler ne kadar yerli yerine oturmuş ise, yani müşterek bilinç ne kadar net ise ve herkes bu bilince ne kadar vakıf ise kavgalar o nispette  açık, seçik olmaktan uzak kalır. Zira, burada her hakkı yürürlükteki kurallar önceden saptamıştır. Ama, böyle bir toplumda bile kavga tam durur mu ? Elbette durmaz, üstü kapalı veya sinsice de olsa devam eder. Bu gibi ortamda mesaj dili ayrı bir önem kazanır. Saldırı içinde olan insan  hareketleri ile, mimikleri ile kendini belli ederse de üstü kapalı saldırılarda mesajlı yöntemlere başvurulur. Bu tarzda ilkel yöntemler bile devreye girebilir. Bedensel gücün geçerli olduğu bir  ortamda kavga öncesi baş dik tutulur, gözler yarım kapalı şekilde aşağılayıcı veya alaycı   nazarlar sergilenir, beden her an harekete hazır görüntüsü verir. Varsa silah gösterilmeye başlanır. Saldırı başlayınca ürkütücü sesler çıkarılır. Bu arada silah da devreye girmiştir. Bazı insanlar  temelden saldırgan bir yapı sergileyebilirler ama kavganın da daha insancası, daha üstü kapalı  yapılanı da vardır. Temelden saldırgan kişiler hemen her şeyi saldırı olarak algılama  eğilimindedir. Dolaysı ile, karşı saldırıya da her an hazırdır. Hemen her konuda yarış içinde olan  bu kimselerin en belirgin özellikleri her konuda iddiayı ön plana çıkarmalarıdır. Karşıt düşünce   üretmeye her an hazırdırlar, açık yakalamak onun indinde önemli hedef haline dönüşür. Zira, onun için ana hedef hep galip gelmektir. Temelden saldırgan yapısı olan kişiler avlanmayı çok severler, tatmin olamamış zamanlarında eziyet etmeyi veya eziyet çeken canlıları seyretmeyi de  severler. Felaket haberciliği yapmayı da severler. Normal bir konuşmayı kolaylıkla bir      çekişmeye dönüştürebilirler. Bunlarda, derinlerde kalmış mazoşist izlerine de rastlanabilir. İletişimde saldırıların daha gizlenmiş şekilleri de kullanılır. Övünmek, böbürlenmek, aşağılamak,  aleyhte konuşmak, alay etmek, küçük düşürmek gibi eylemler bunlara misal olabilir.

Değişim sürecinde olan bir toplumda ise, yani; kuralların, geleneklerin her gün değiştiği, her gün ayrı bir kuralın yasalaştığı bir toplumda değişikliklere adapte olmak kolay olmaz. Böyle bir toplumda olan fert her hakkı kendi yorumu ile çözümler. Dolaysı ile, toplumda tam bir kaos, tam bir kör döğüşü yaşanır. Saldırganlık açık ve yüzsüz şekillere girer. Trafik keşmekeş hale   gelir;

trafiğin içinde herkes en ustadır kendince, bir kaza durumunda yüzde yüz hep o haklı  zanneder kendini. Değişen toplumda terör de olanca yüzsüzlüğü ile ortaya çıkar. Çünkü onlar da  kendince haklı görürler kendilerini. İşte tam bu safhada birileri Mantığa ihtiyaç duymaya başlar. Ama çoğu zaman gerçek Mantık bulunamaz. Kör döğüşü uzun bir süre daha devam eder gider. Ta ki, gerçek Mantıkla toplum çoğunluğu tanışıncaya kadar.Bu süreçte, yasaklar ve ayıplar, hatta günahlar bile yalnızca Mantığa zarar verici bir biçimde kurallaşır.

Toplum yaşamında her ortam için en uygun mesajı her insan kendi öz yeteneği ile ortaya çıkarır ve yaratır aslında. Dolaysı ile, saldırı olayında da her yiğidin bir yoğurt yiyişi, herkesin kendine göre bir tarzı vardır. Röportaj yapan bir muhabir kendine bir yargıç edası vermiş ise sorgulamalarda saldırıya geçecek demektir, hemen önlem alma geregi ortaya çıkar. Saldırganlık içinde olan kişi ayni zamanda meydan okuma, alaylı garipseme veya hayret, korku, öfke, yerine göre bazen de sevinç mesajlarını da birlikte verebilir.

İnsanın arzuları sonsuzdur. Ancak bunların çoğunu bilmez, çoğu ile henüz tanışmamıştır.  Gerçek veya hayal dünyasında bazı şeylerin tadına vardıkça onlarla tanışır ve bilinen bir arzu    haline dönüşür. Bilinmeyenlerin veya bilinçten uzak veya bilinçten uzak tutulanların içinde   yasak, günah, ayıp ve yerine gelmesi imkansız arzular da bulunur. Ayrıca, kişinin negatif   arzuları; yani korkuları, tiksintileri veya nefret ettikleri de olabilir. İstek veya teklif belirtilerinin yalvarmadan tehdit etmeye kadar, açık seçik olmasından belli belirsiz olmasına kadar sıralı şekilleri vardır. Güçsüz güçlüden isterken yalvarır veya ikna etmeye çalışır. Güçlü güçsüzden   isterken emreder, tehdit eder, el koyar. Yalvarmanın en açık şekli dilenerek yapılır. İbadet etmek        de açık bir yalvarış ifadesidir. Yalvarmanın üstü kapalı yapılma şekilleri de vardır; fal baktırmak,  büyü yapmak, adak adamak, beddua etmek gibi. Daha da üstü kapalı yalvarışlar acındırma   mesajları üretilerek ortaya dökülür. En üstü kapalı yalvarış şekli ise intihar teşebbüsüdür.     Güçlü güçsüzden istekte bulunurken genel olarak belirtiler açık, açık  verilir. Ancak burada, güçlü olan kişi güçsüzle yüz göz olmamaya da özen gösterir. Bunu sağlamak için istek sahibi ya  aracı kullanır veya istek aşağılayıcı sertlik mesajları ile birlikte ortaya dökülür. Bir tamircide bir  kalfa veya usta bir çırağa - çekil bakim - derken ayni zamanda çırağa güçlü bir tekme de sallar. Bunun yanında ses de çok kalınlaşmıştır, küfretmeye de hazırdır. İstek veya teklif ifadelerinde  mesaj diline en fazla müracaat edilen konuların başında cinsel istekler gelmektedir. Zira; her ne kadar cinsel isteklerin tabiiliği kabul görse de bu tip arzular aslında açık seçik bir Mantığa ters  düşer. Bu istekler karşısında insan ister istemez kendini bağımlı olmuş, güdülen, gülünç bir   yaratık konumunda görmeye mecbur kalmaktadır. Bu yüzden bununla ilgili istek ve teklifler hep  aşk manileri, şiirleri ve şarkıları ile ortaya konmuştur.

 

 

                                              MESAJDA  TEMEL  İFADELER

 

 

Bazı ifade çeşitleri vardır; bunların yalnızca kelimelerle dile getirilmesi zorlaşabilir. Böyle  durumlarda tamamlayıcı ve daha fazla etkileyici, şuurun alt bölümlerine sızabilecek bir unsur  olarak mimikler de devreye girer. Ayrıca, çıkarılan sesin şiddeti, ahengi ve vurguları da anlamına  uygun bir hal alır. Genelde standart yapıları olan bu ifadeler mesaj üretiminde sıkça    kullanılırlar. Bunlardan bazıları aşağıda sıralanmıştır.

Korku:

Tehlike karşısında ortaya çıkan bu tepki çoğu zaman gizlenmeye, bastırılmaya çalışılır. Kasitli olarak açığa çıkarıldığı zaman yardım dileme veya imdat ifadesine dönüşür. Korkan   insan endişe içerisindedir. Daha fazla bir korku ifadesinde gözler de devreye girer, endişeli bakışlar çevreyi tarar. Daha ileri safhada şartlar müsait olur ise kaçma işlemi başlamıştır. Tehlike  büyüdükçe ve yaklaştıkça korku da o nispette artar. İyice artmış bir korku durumunda gözler  yuvalarından fırlayacakmış gibi açılır. Şuurun beden  üzerindeki hakimiyeti azalmaya başlar; el, ayak titremeye başlar ve  muntazam hareketleri yapamaz olur. Ses de düzensizleşir veya  tamamen kaybolur.

İmdat ifadesi:

Canı acımaya başlamış veya acımaya çok yakın olan birinin çare bulabilirim ümidi ile  ortaya çıkardığı bir mesaj şekli. Genelde sabit tonda ve yüksek şiddette çığlık şeklinde ortaya çıkabilir. Bazı hallerde sesler ağlama şekline de dönüşebilir.

İlgi ifadesi:

Bu ifade genel olarak ilgi çekici bir kimse veya konu ortaya çıkar çıkmaz ani ve sert bir hareketle verilir. Gözler ve kulaklar ilgiliye dikilir. Daha güçlü bir ifadede kafa hafif öne doğru  ilerletilir. Daha da güçlü bir ilgi gösterisi için ilgilinin ilgisi de çekilmeye çalışılır.

Alındı - anlaşıldı ifadesi:

Baş hafif öne eğilirken bir yana çevrilir. Gözler hafif yumulurken kaşlar da hafif yukarı  kalkar. Ifadenin çok açık olması istendiğinde kafa öne sallanır ve sallamaya uyan ahenkte periyodik hafif bir ses de çıkarılır.

Tasdik ifadesi:

Anlatanın periyoduna uygun kafa sallama ve ses çıkarma tasdik ifadesini verir.

Acıma ifadesi:

Bu ifade yüz ekşimesi ile ortaya çıkar. Alın yukarı çekilir, gözler hafif kapanır, baş yukarı kalkar, dudaklar hafif yanlara kayarak büzüştürülür. Daha güçlü bir ifade için çıkarılan seslere  nağme katılır.

Af dileme ifadesi:

Mesaj yapısı olarak dilencilikten hiç bir farkı yoktur. Yalnız, buradaki yalvarmada avuç  açma yerine zavallılık ve saygı mesajları verilir. Hareketler son derece yumuşak olur. Ses tonu  da yumuşar. Daha güçlü bir ifade için boyun bükülür ve iki el birleşik vaziyete gelir.

Red ifadesi:

Hıçkırık periyodunu andıran ses çıkarılması, avuç içinin öne doğru gösterilmesi, gözlerin açılıp kaşların kaldırılması gibi gösterimler red anlamında kullanılmaktadırlar.

Hesap sorma ifadesi:

Gözler sabitleşir ve açılır, kaşlar aşağı iner, kafa ilerde durur. Avuç içi yukarıyı gösterecek  şekilde parmaklar birbirine yapışık durur. Daha da güçlü bir ifade için parmaklar da açılır.

Hesap sormaya karşı çıkma:

Karşı çıkma eylemı sözcüklerle yapılırken genelde mesajlarla da desteklenir. Yüz   ekşimiş bir hal alır, avuç açık olarak el baş tarafından arkaya giderken kafa öne eğilir ve elin diğer tarafına dönüş yapar.

Açlık, tokluk ifadesi:

Açlık ifadesi mesaj olarak kullanılmaz. Karın üstünü tapışlayarak avuç içini göstermek  tokluk ifadesini verir.

Saygı ifadesi:

Saygı, bütüne yahut bütünlüğe parça tarafından destek demektir. Bütün bir varlık olabilir,  bir güç olabilir, bir fikir olabilir, bir güzellik olabilir. Bununla ilgili mesajların çok çeşitli şekilleri vardır. güç sahibi olup da saldırmamak bile bir ölçüde saygı ifadesini yaratmış olur. Bunun gibi,  işbirliği içinde olmak da bir nevi saygı ifadesini ortaya çıkarır. Saygı ifadesi, ayrıca aşırı ilgi  göstererek, övgüler yağdırarak, hediyeler vererek de dile getirilebilinir; özbenlik alçaltılarak da  dile getirilir. Özbenlik alçaltılırken insan insanın kulu da olur, kölesi de; gözünün yağını da yer, pisliğini de. Daha da güçlü bir saygı ifadesi için el öpülür, öne eğilmeler yapılır, yere kapanılır. Memnun edici hediyeler, kurbanlar takdim edilir.

Aldırmazlık ifadesi:

garipseyen dikkatlerin çekilmesi pahasına farklı kılık, farklı kıyafet ve kural dışı  davranışlar sergilenerek mesaj üretilir.

Garipseme, hayret ifadesi:

Gözler çok hafif kapanır, kaşlar yukarı kalkar, baş hafif olarak garipsenen yöne doğru kilitlenir. Daha güçlü bir ifade için gözler daha da açılarak hayret mesajlarını üretir. Daha da  güçlü hayret ifadesi içinde olan bir insanın gözleri pür dikkat kesilir, ağız yarım açılır. Daha       da büyük hayret ifadelerinde parmaklar açık olacak şekilde el ağız üzerine gelir. Bundan da ileri bir ifade için eller baş hizasına gelir veya yanaklara bastırılır.

Rahatlık, keyif, neşe, sevinç ifadeleri:

Rahatlık ifadesi verebilmek için insan iyi yaşamak, yakınlarını da iyi yaşatmak  zorundadır. Ayrıca, kişi rahat bir yaşam için hiçbir şeyden kaçınmıyor izlenimi vermelidir. Kişinin göze batacak maddi varlığını veya kariyerini açığa çıkaracak görüntülerin sergilenmesi gerekir. Aslında, keyif veya neşe içinde olan insan yüksek morallidir. Bu haliyle zaten ifadesini   veriyor durumdadır. Sevinç ifadesi de bağırtılarla, zıplamalarla, uçma isteği ile kendini gösterir.

Canlılık ifadesi:

Canlılık önemli bir özelliktir izleyenlerin gözünde. Zira, sağlık yönünden, işe yararlılık  yönünden bir üstünlük sergiler. Sportmence bir hareketlilik içinde olmak bu ifadeyi daha da açık  hale getirir.

Memnuniyet ifadesi:

El göğüs hizasına gelip, başın ve gövdenin çok hafif olarak bükük şekilde el tarafına  eğilmesi memnuniyet anlamına gelir. Güçsüz güçlüye memnuniyet mesajı veremez. Bunun  yerine saygı mesajları verilir. Selam vermek de genel yapı olarak memnuniyet ifadesinin bir   başka türüdür.

Takdir ifadesi:

Takdir sözcüklerine ilave olarak gözler dikkat kesilir. Daha güçlü bir ifade için daha  güçlü sözcüklere başvurulur ve alkışlar, bağırışlar, el sıkmalar, sevmelerle de desteklenir.

Hayranlık ifadesi:

Bir başka büyüklüğün, bir başka güzelliğin güçlü şekilde bir kişinin indinde açığa   çıkmasıdır. İfade için takdir mesajlari üretilir. Güçlü ifadeler için cinsel arzulara benzeyen  mesajlar üretilir. Daha fazlası için mazoşist istekler dil olarak kullanılır.

Sevgi ifadesi:

Bu ifadeyi verebilmek biraz fazla hüner gerektirir. Zira, sevgi biraz da peşin af anlamına gelir, peşinen hoşgörü gerektirir. Böyle bir ifadeyi verirken işin içinde bir alış veriş, bir saldırganlık veya bir art teklif açığa çıkıp ön plana  geçmemelidir. Bu ifadeyi verebilmek için  cinsel iletişim biçiminden de yararlanılır. Memnuniyet, takdir, hayranlık ifadelerinden de  yararlanılır. Saygı ifadelerinden de yararlanılır. Ancak, bunların bu ifadeyi verebilmesi için her şeyin tam dozunda tutulması, yanlış anlaşılmayacak bir yerde tutulması gerekmektedir.

Alay, aşağılama, küçümseme ifadeleri:

Bu ifadeler karşıdakilerin saygınlığını aşağı düşürmek maksadı ile verilir. Dikkatlice bakarak gülmek genelde alay anlamına gelir. Gülerek yarım yamalak taklit etmek de öyle.

Aşağılamanın çeşitli yolları vardır. sözünü dinlememek, seviyesi daha düşük bir göreve  atamak, kovalamak, hakaret etmek, küfretmek, rakip veya düşmanlarını yüceltmek bunlardan   bir kaçı. Aşağılayan kişinin suratı son derece ekşidir, tiksinti mesajları da verebilir.

Küçümseme ise biraz daha hafif, biraz daha üstü kapalı bir ifade sergiler. Bunun için baş  yukarıda, gözler yarım açık, kaşlar hafif kalkık olacak şekilde ifade ortaya çıkarılır. Küçümsenen tarafa yandan bakışlar gönderilir. Daha güçlü bir ifade için dudakların sol ucu sola çekilir.

Kıskançlık ifadesi:

Bir şeye sahip olmak, güç elde etmek hep başkalarının dikkatini çeker ve - bana da, bana  da - dedirtecek şekilde iştahlarını kabartır. Vahşi yaşamda iştahı kabaranlar o şeyi elinden alabiliyor veya ayni şeye sahip olabiliyorlar ise fazla problem çıkmaz. Bunun haricinde vahşi  yaşamda hep kapışmaca vardır. İnsan yaşamında ise direkt kapışmaca en son çare olarak görülür. Bunun yerini genelde kıskançlık duyguları alır. Alışkanlıkların da bu işte önemli rolü olur. Her  zaman yenik, zayıf gördüğümüz birinin bir gün gelip de bizi yeneceğini düşünmek bile istemeyiz. Kıskançlık birbirlerine yakın kişiler arasında, toplumdaki hiyerarşik mevkileri yakın kişiler  arasında daha da çok yaşanır. Her şeye rağmen, Mantık ve sağduyu kıskançlıklarda frenleme etkisi yapar. Ayrıca, yenişme, yarış üstü kapalı yapıldığından kıskanmış olmak da genelde gizlenmeye çalışılır. Yine de  bilmek gerekir; kıskançlık bazı kişilerin genel karakteridir. Bu  kişiler yakın çevresine rahat, huzur vermez, dikkatlerini onlardan bir türlü ayıramaz. Her an başarıyı küçümsemeye, karşı tarafa kompleks vermeye hazırdır.

Kıskanmışlık içerisinde olan bir kişinin bir anda gözleri küçülmüş olarak dikkat kesilir. Kıskançlık gizlenmemiş ise bir şekilde saldırı başlamıştır, gizleniyor ise saldırma arzuları  kapatılmak için aşırı bir gayret sarf edilse de kişinin ses tonu dengesini kaybeder.

 

 

Üzüntü ifadesi:

Arzu hilafına herhangi bir şeyin tecellisini insan bir şekilde dışarıya yansıtır. Bu durumda kişi sıkıntılıdır; ya çare aramaktadır veya geçmişin muhasebesini yapmaktadır. Kişi genelde  küskün bir yapı arz eder, canlılık emareleri de azalır.

Kızgınlık ifadesi:

Saldırıya uğrayan, maddi veya manevi zarar gören kişi karşı saldırı öncesi kızgın olur. Kızgın insanın gözleri iyice açıktır, kaşlar iyice aşağı iniktir. Kişi alınan zarar ölçüsünde  öfkelidir. Aşırı kızgınlık aşırı bir kin ve intikam arzusu da yaratır. Ortam iddialı bir mücadeleye dönüşünce toplumsal kural ve değerler önemini kaybetmeye başlar, arzular yalnızca karşı tarafın yenilmesine veya yok olmasına kilitlenmiş olabilir. Sonuçta nefret duyguları da kendini gösterir.

Meydan okuma:

İlkel yaşamda meydan okuma için her hayvanın kendine has bir tarzı vardır. insan yaşamında ise meydan okumanın ilkel şekli pek hoş karşılanmaz. Bunun yerine meydan okuma  genelde üstü kapalı mesajlarla dile getirilir, karşı taraf tahrik edilir ve oyuna davet edilir. İddialı, alaylı konuşmalar, böbürlenmeler, laf atmalar, takılmalar, aşağılamalar meydan okumak için  birer araç olarak kullanılırlar.

Tiksinti ifadesi:

Mesaj, ekşimiş ve asık bir suratla verilir.

Tehdit ifadesi:

Tehdit genelde direkt ve açık, açık yapılır. Kişiye yönelik olarak güç gösterisi  yapıldığında ise tehdit mesaj olarak da üretilmiş olur.

Kutlama ifadesi:

Aşırı sevinç ifadeleri bir kutlamanın mesajını verir.

 

 

 

 

                                                   İLETİŞİM   VE   MANTIK

 

 

Bir iletişimin teşekkülünde karşılıklı bir verici, bir de alıcı bulunur. Vericinin güçlü bir  verici, alıcının da iyi bir alıcı olması kusursuz bir iletişimin ilk şartıdır. Aksi taktirde sağlıklı bir   iletişim sağlanamaz. İnsanlar arasındaki iletişimin kusursuz olabilmesi ise yalnızca arada kullanılmakta olan frekansın Mantığa yakınlaştırılması ile sağlanır. Verici ne kadar Mantığı geri planda tutmuş ise o ölçüde kötü yayın yapmış olur. Diğer taraftan, alıcıların Mantıkla  tanışmışlıkları ne kadar az ise kötü yayınları sindirmeleri o nispette yüksek olur. Oysa ki, ideal  bir verici Mantığın frekansında yayın yapmalıdır. İfade üretirken öne sürdüğü taş yalnızca  Mantık olmalıdır. Şayet, algılayıcının önüne Mantığın yerine kişinin kalkan olarak kullandığı veya sığındığı herhangi bir büyük kişiyi, Tanrısal bir gücü koymuş olur ise algılayıcı peşin olarak yenik duruma sokulmuş olur. Bu şekil gerçekleşmiş bir iletişimin içine hile karışmş demektir. bunun da kimseye bir faydası olmaz. İdeal bir alıcı da ayni frekansa ayarlı, Mantık frekansında  eğitimli olmalıdır. Trafiğin içinde bir tehlike uyarı işaret levhası ile karşılaşıldığı zaman normalde sürücü ona uygun tedbirler alır. Ama, kişi bu levhayı görme zahmetine bile girmeyip, Mantığı bir tarafa bırakıp yalnızca şahsi önsezilerine güvenerek hareket ediyor ise o kişi boş bir inanç içinde demektir. Tabii ki, herkesin kendine özel inançları da olacaktır, dini de. Ama, bunların resmiyete yansıması uygun değildir. Resmi dilde, resmi görüşlerde, resmi yönetimde inanca dayalı kurallar konulamaz. Zira, konulacak kuralların başına -Hiç değişmiyecektir- damgasını peşinen vurmak  insanın doğasına aykırıdır. Çok basit bir sebep yüzünden kadının da bir insan olma niteliğini hiçe sayarak onu cendereye sokmanın, zorla kapatmanın Mantığa ne denli ters düştüğünü göz ardı edebilmek için ya çok sadist, ya aşırı menfaatperest olmak gerekir veya beynin iyice yıkanmış olması gerekir. Hiç bir insan, hatta hiç bir canlı yer yüzüne eziyet çekmek amacı ile gelmez. Acaba, kadına eziyet çektirmek bir görev mi, yahut eziyet çekmek onun bir görevi mi ? Elbette hayır; insanın yeryüzündeki tek görevi yeryüzünü herkes için cennete çevirmektir, cehenneme değil. Ki bu görevde bile onu kimsenin zorlama hakkı yoktur.

 

 

 

                                                                                                          EKREM     SİSALAN

 

14- açıklama  
15- açıklama  
16- açıklama  
17- açıklama  
18- açıklama  
19- açıklama  
20- açıklama  
21- açıklama  
22- açıklama  
23- açıklama  
24- açıklama  
25- açıklama  
26- açıklama  
27- açıklama  
28- açıklama  
29- açıklama  
30- açıklama  
31- açıklama  
32- açıklama  
33- açıklama  
34- açıklama  
35- açıklama  
36- açıklama  
37- açıklama  
38- açıklama  
39- açıklama  
40- açıklama  
41- açıklama  
42- açıklama  
43- açıklama  
44- açıklama  
45- açıklama  
46- açıklama  
47- açıklama  
48- açıklama  
49- açıklama  
50- açıklama  
51- açıklama  
52- açıklama  
53- açıklama  
54- açıklama  
55- açıklama  
56- açıklama  
57- açıklama  
58- açıklama  
59- açıklama  
60- açıklama  
61- açıklama  
62- açıklama  
63- açıklama  
64- açıklama  
65- açıklama  
66- açıklama  
67- açıklama  
68- açıklama  
69- açıklama  
70- açıklama  
71- açıklama  
72- açıklama  
73- açıklama  
74- açıklama  
75- açıklama  
76- açıklama  
77- açıklama  
78- açıklama  
79- açıklama  
80- açıklama  
81- açıklama  
82- açıklama  
83- açıklama  
84- açıklama  
85- açıklama  
86- açıklama  
87- açıklama  
88- açıklama  
89- açıklama  
90- açıklama  
91- açıklama  
92- açıklama  
93- açıklama  
94- açıklama  
95- açıklama  
96- açıklama  
97- açıklama  
98- açıklama  
99- açıklama  
100- açıklama  

... BİYOGRAFİ ...

Fotoğraf açıklamalarını ve biyografileri tamamlamak için desteğinizi bekliyoruz.

Copyright © 2000 + Tayyareci

Bu fotoğraf ve belgeler www.tayyareci.com  da 1911 den 2011 e TÜRK HAVACILIK TARİHİ bölümlerinin düzenlenmesinde kullanılacaktır. Her fotoğraf yayınlanırken kaynak kişi adı soyadı yazılacaktır. Katkılarınız için teşekkürler.

Tayyareci Arşiv havacıların, yakınlarının ve havacılık tutkunlarının elinde bulunan  20 yıldan daha eski fotoğraf, bilgi ve belgelerin bir araya getirilerek " 1911 den 2011 e " bölümünün oluşturulması amacıyla hazırlanmıştır. Elinizdeki size veya yakınlarınıza ait Türk Havacılık Tarihi konulu fotoğraf, bilgi ve belgeleri

1- Posta ile : 

2- E Posta ile : enaz 600 dpi çözünürlükte scan ederek, üzerinde oynama yapmadan, her fotoğraf veya belge için açıklamalar yaparak : celaluzar@gmail.com adresine gönderebilirsiniz.  Tel: +9 0 532 3321912 

Tayyareci Arşiv de neler var ? 

www.tayyareci.com

Celal UZAR webmaster celaluzar@gmail.com   celaluzar@yahoo.com

Sanatçı Menajerleri | Guncel Haberler | Konser Organizasyon | Yoldash Community | Havacılık | Istanbul Tours